Kelebekler (2018): Dönmek, Onca Yollardan Sonra

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog çalışmaları bulunmaktadır.

Her yıl temmuz ayının ilk haftasında Sakarya Köprüsü üstünde ölüm dansı yapan milyonlarca beyaz kelebek, ölümü bir görsel şölen hâline getirerek hayata veda eder. Kelebekler (2018) filmi de yönetmen Tolga Karaçelik’in bu olaydan esinlenerek seyircisine sunduğunu düşündüğüm sinematik bir şölen. İlk uzun metraj filmi Gişe Memuru’ndan (2010) sonra yenilikçi dilini üzerine koyarak ilerleten Karaçelik, Kelebekler ile Sundance Film Festivali’nden Türkiye’ye Dünya Sineması Jüri Büyük Ödülü ile geri döndü. Bu, ülke sineması adına hem gurur verici hem de büyük bir olay. Filmin ülkemizin kendi kültür sinema kurullarından destek alamadığını da ayrıca belirtmek gerek. [1]

Film, babalarının acil çağrısı sonucu yıllar sonra evin ağabeyi (Tolga Tekin) tarafından zorla bir araya getirilen üç kardeşin köyleri Hasanlar’a yolculuğu ile başlıyor. Hikâye, Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta (2007) ve Ali Atay’ın Limonata (2015) filmlerinde görülen kent insanının yaşadığı varoluşsal sorunların aile figürlerinin yokluğu ile ilişkilendirilmesine dair yeni bir bakış açısı. Özellikle son dönemlerde Doğu Avrupa ve ülke sinemamızda rastladığımız taşra-yol-benlik kavramlarının sorgulanması üzerinden bu ilişkiyi benzeştirebiliriz.

“Babasının ölüm haberi kendisine ulaştığı zaman duyduğu zafer ve kurtulmuşluk duygusunun fiksasyonunu içeren bir anıyı öylesine acımasız bir ceza izler. Bu kıvanç ve yasın, bu sevinç ve hüznün birbirini izlemesini, babalarını öldüren ilk kardeşler topluluğunda da saptamış ve Totem Yemeği’nde onu yeniden karşımızda bulmuştuk.” [2] Belki de böyle bir Freudyen çıkarsama üzerine temellendirilen babanın yokluğu veya babanın olmamayı tercih etmesi filmin temel meselesi.

Nitekim fiziksel varlığı ile bir baba figürünün çocuğunda açabileceği derin travmaları Gişe Memuru filminde Kenan (Serkan Ercan) karakteri üzerinden gösteren Karaçelik, bu sefer de tam tersini yaparak babanın olmayışını irdelemeyi tercih ediyor. Gişe Memuru’ndaki Kenan’ın -yine Freud’dan yola çıktığımızda- oğlan çocuğu ile baba arasındaki ilişkiye dair çıkarımlarda bulunabileceğimiz bir yapıda olması, psikanaliz dilinde ambivalent olarak tanımlanan ve bir yandan kin ve nefret duyguları ile kendisine rakip saydığı baba figürünü ortadan kaldırmayı amaçlarken diğer taraftan da babaya karşı belli bir sevgi duyan insanın hezeyanlarını aklımıza getiriyor. Kelebekler filminde bu durum tersine dönüyor gibi olsa da dert aynı. Ayrıca Kelebekler’in bir sahnesinde de Kenan’ın gözükmesi, bu ters gözüken akışa selam eden hoş bir tavır olsa gerek. Yani asıl mesele, insanın kendi benlik oluşumunu tamamlamasının ve aile olabilmeyi becerebilmesinin, baba kavramının tam olarak nerede durduğu ile direkt ilintili olması.

Filmin temel bağlayıcılığı anlamında psikanalizden son bir örnek vermek gerekirse Freud, Tanrı inancının bir insan üzerinde travmatik ve psikolojik etkisi var ise bunu, çocuğun ebeveyniyle yaşadığı çatışmaların daha sonraki yıllarda ortaya çıkan sürekli tekrarlarında gizli olduğuna inanır. Bunu da filmin imam (Hakan Karsak) karakterinin yaşadığı varoluşsal çıkarsamalardaki düalizm olgusunda, ayrıca köylü halkının dini ancak bir ritüel şeklinde yaşamasında, manayı ısrarla ötelemelerinde ve üç kardeşin kendi benliklerinin eksik kalan yanlarını tamamlayabileceklerine olan kendilerine güvensizliklerinde görüyoruz. Tolga Karaçelik mizahi bir üslup tutsa da kendi bakış açısı üzerinden büyük sorular soruyor. Bir gazeteye verdiği röportajında: “Biz jenerasyon olarak kendini çok ciddiye alan insanlardan çok sıkıldık. İzlediğim filmlerde, hayatı çözmüş bir şekilde benimle konuşan insanlardan çok sıkılıyorum. Ben sorular sorduğum için film çekiyorum, cevap verebildiğim için değil. Her filmden sonra sen değişmek için çekiyorsun filmi, o filmle ilgili bazı şeyleri çözdüğün için. ‘Çözümlere ulaştım buyurun arkadaşlar değil’, benim tarzım da değil zaten öyle bir insan da değilim.” demekte. Bu demecini de ihtiyar adamların hidayet boca ettikleri filmlerdeki epik sahnelerin aksine, bağımsız filmlerin olmazsa olmazı hâline gelen Ercan Kesal ile sağlam bir final kroşesi yaparak seyirciyi tatmin etmesinde görebiliyoruz. Final, aslında son zamanlarda eleştirilen Onur Ünlü sinemasının en başından beri sürdürdüğü bir tavır olarak öncül durduğundan, bu filme baktığımızda çok da yenilikçi bir şey olmadığı aşikâr, fakat yine de güzel.

Filmdeki detaylara göz attığımda Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler (2006) ve Selim Evci’nin İki Çizgi (2008) filmindeki rahatsız edici yaz sıcaklığı ve cırcır böcekleri, Kelebekler’de bizleri ne terletiyor ne de rahatsız ediyor. “Bayan senin anandır,” cümlesi ile aklıma kazınan, ilk bakışta “Merve Çağıran mı Özlem Çınar dediğim, en sonunda da Tuğçe Altuğ olduğunu öğrendiğim yepyeni ve yetenekli bir kadın oyuncu kazanmamıza sevinmem, patlayan tavukların Bartu Küçükçağlayan üzerinden betimlenen özgün mizahı, imamın köylüye “Allah lükstür, lüks!” çıkışı, muhtar (Serkan Keskin) – astronot abi (Tolga Tekin) diyalogları, abi figürünün bir Türk olarak nasıl ve niye astronot olduğu ile zerre ilgilenmememiz, son yıllarda filmler veya diziler ile bağ kurmamıza yarayan nostaljik parçalara Tolga Karaçelik’in de başvurması güzel detaylardı. [3]

Yazımın finalini, köyleri Hasanlar’a yolculuk yapan üç kardeşin aslında “baba” kavramına çekilen yoklama üzerinden (aile babası, devlet baba, Tanrı) köke/öze dönüş meselesi ile ilişkilendirildiklerini düşünerek, birkaç yıl önce yönetmen Faruk Hacıhafızoğlu ile yaptığım röportajda kendisinden cevabını aldığım “aidiyet” konusu üzerinden kapatmak istiyorum.

“Göçmenlik, ilk doğduğunuz evin kapısından adımınızı dışarıya atıp uzaklaşmaya başladığınız anda içine girdiğiniz yabancılık duygusudur. Senin nenenin, dedenin gömülü olduğu yerde değilsin bir kere. Ev denilen toprağın altı ile ilişki içerisinde değilsin. Yani mezarından uzaklaşman, ev olamama hâlin, geçmiş ile bağlantının bir noktada kopması, insanı kendinden uzaklaştıran duygunun kendisi.”

[1] Kelebekler filmine hâlihazırda Avrupa çapında Playtime grubunun bir parçası olan Films Boutique desteğini sürdürmekte.

[2] Sigmund Freud’un “Dostoyevski ve Baba Katli” (1927) isimli makalesinden.

[3] Tolga Karaçelik, Sarmaşık filminde Deniz Üstü Köpürür türküsünü kullanmıştı. Bu filminde ise bir Nazan Öncel klasiği olan Gidelim Buralardan ile karakterlerinin içindeki tüm cerahati atmasına fırsat tanıyor.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.