Ferit Karol ile Kumbara (2020) Filmi ve Bir Söyleşinin Ötesi: “Siz Geniş Zamanlar Umuyordunuz”

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası, Cineritüel, Havayolu 101 başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca belgesel ve farklı kategorilerde senaryo çalışmaları bulunmaktadır.

Kumbara (2020) filmi ile 57. Altın Portakal Film Festivali’nde Behlül Dal adına düzenlenen En İyi İlk Film ödülünü alan Ferit Karol ile arthis takipçileri için samimi bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşiden arabesk bir öykü çıkarmak ancak başka bir filmin konusu olabilir. Fakat Ferit Karol, sektör emekçiliğinden rejisör sandalyesine oturuncaya kadarki süreçte pek çok kişinin klişe olarak addedebileceği zorlu etapları hem fikren hem de mesleki olarak kat etmiş durumda. Mehmet Can Mertoğlu, Tarık Aktaş, Barış Sarhan, Burak Çevik, Emre Erdoğdu gibi yeni jenerasyonun etkileyici temsilcileri arasına tereddüt etmeden Ferit Karol’u da eklemek gerek.

Kumbara filmini mevzu bahis etmeden önce seni biraz daha yakından tanımak isteriz. Pek çok dizi, reklam ve sinema filminde görev aldın. Ayrıca kendi kısaların ile yönetmenlik koltuğuna da geçmiştin. Önemli festivallerde ses getiren kısaların Semer (Burden) ve Günlerin Ardındanın yaratım süreci ile başlayalım sohbetimize.

Biraz daha geriden alıp, sinema yolculuğuma nasıl başladığımı anlatarak Semer ve Günlerin Ardından‘a bağlayayım. Hayatın en büyük paradokslarından birinin, yaşadığımız anın ileriye yönelik etkisini daha sonradan kavramak olduğunu hepimiz bir şekilde tecrübe etmişizdir. Ben bu konuda kendimi biraz şanslı sayıyorum. Bu tecrübenin ilk tohumunu on beş yaşında, lisede okuldan atıldığım zaman atmıştım. Okulla ilişiğim kesildikten sonra ailem nezdinde de dünyalar kararmamış, hemen alternatif bir yol aramış ve bana anneannemin karşı komşusu aracılığıyla Kapalıçarşı’da bir kuyumcu atölyesinde çıraklık işi ayarlanmıştı. Altın bilezik…

O zamanlar Bahçeşehir’de oturuyorduk ve sanıyorum sırf bu yüzden bile patronlar ustalar hariç, kalfalar ve diğer çırak tarafından pek sevilmiyordum. Coğrafya küçük esnafta bile kadermiş. Halbuki zengin de değildik. Mesela öğle yemeklerinde keyifler çok yerinde değilse genelde tavuk döner, kola yenirdi. Bense kola yerine şeftalili Ice Tea’yi tercih ediyordum ama bu yüzden bana burjuva diyorlardı. Kalfalara cevap veremiyordum ama diğer çırakla kaç kere “Oğlum aynı para işte sen de iç? Aynı şey.” diye ufak ufak atıştığımızı hatırlıyorum. Bu atışmaların artmasıyla, 1 yıla yakın çalıştıktan sonra oradan ayrıldım ve çeşitli işlerde çalıştığım iş hayatı serüvenim başladı. Liseyi dışarıdan bitirip de üniversiteye başlayana kadar geçen sürede tornacılık, depoculuk, mağazacılık, barista, Türk Hava Yolları’nda yer hostluğu gibi envai işte çalıştım.

 Ferit Karol

Zaman geçtikçe, yaşımın küçük olmasının da etkisiyle bahsettiğim bu çalışma hayatımda karşıma çıkan insanlar ilgimi çekmeye başlamıştı. Bu insanların neler yaşayıp da böyle olduklarını merak etmeye başlamıştım. Aslında psikoloji okumak istiyordum. Fakat sözel çıkışlı olduğum için okuyamayacağımı öğrenince bunu sinema üzerinden yapmaya karar verdim. 2011’de üniversiteden mezun olduktan sonra bir yıl Murat Şeker’in asistanlığını yaptım. Daha sonra sinemanın her alanında bilgi sahibi olmak için sahaya inip, sizin de bahsettiğiniz gibi pek çok dizi, reklam ve sinema filminde prodüksiyon asistanlığı, boom operatörlüğü, reji asistanlığı, ışık asistanlığı, kurgu ve senaryo asistanlığı gibi departmanlarda çalıştım. Bu sırada bir buçuk senelik bir Ankara maceram oldu ve İstanbul’dan ayrıldım.

Bir gün evde otururken ablam aradı. Babaannemin alzheimer olduğunu söyledi. Konuşmayı bitirip telefonu kapattıktan sonra -sanırım aileden uzakta olmanın verdiği hissin de etkisiyle- babamı düşünmeye başladım. Varlıklı diyebileceğimiz babaannemin babamdan başka çocuğu yok. Babamın da her orta sınıf gibi maddi inişleri çıkışları var. Babaannemin alzheimer olmasından sonra, maddi manevi her şeyin babamın kontrolüne geçeceği bir dünyada babamın gerçekten ne hissettiğini anlamaya çalıştım ve Semer filmi doğdu.

Böyle anlatınca Semer, Kumbara filminin kısa filmiymiş gibi algılanabilir, genelde de öyle algılanıyor ama aslında öyle değil; senaryoları da birbirinden çok farklı. Semer‘de daha çok baba ve evlat olmak arasında kalan bir insanın hikâyesini anlatmaya çalışmıştım. Kumbara’nın derdi başka; biraz daha geriye çekilip, hayatın bizi en yakınımızdaki insana ne kadar yabancılaştırabileceğini sorgulamak istedim. Bu fikir, muhtemelen babaannemin hastalığının ilerlemesinin ve bizim bunu kanıksamamızın da etkisiyle Semer isimli kısayı çektikten sonra aklıma geldi. Kısayı çektikten bir süre sonra Kumbara‘yı yazmaya başladım.

Aradan zaman geçti, ben İstanbul’a döndüm, Serkan Fakılı senaryoya dahil oldu, asistanlıklar yapmaya devam ettim derken, 2017’de Kumbara ile Ankara Film Festivali’nden En İyi Proje ödülü kazandım. Bir ay sonra ablam evlendi. Ondan da bir ay sonra on iki yıl birlikte yaşadığım köpeğim vefat etti. Okuldan atıldıktan sonra pek arkadaşım kalmamıştı, çok yoğun çalışıyordum. Bir tek abi kardeş gibi büyüdüğüm, benden beş yaş büyük kuzenim vardı. Onunla da paylaşabildiğim hiçbir şeyin kalmadığını fark ettim. Tıpkı annemle babamın da eskisi kadar enerjik olmadığını fark ettiğim gibi. Bir şeyler oluyordu, bir şeyler değişiyordu. Uzun zamandır kendimde ve çevremde değişimi bu kadar net hissetmemiştim.

Sadece olumsuza teşne şeyler olmuyordu tabii ama pozitif yönde de olsa sadece değişimin kendisi bile bazen insanın içini burkabiliyor, tedirgin edebiliyor. Bu ve bunun gibi şeyleri düşünürken aklıma önce şu soru geldi: Bizi biz yapan insanlarla artık paylaşacak bir şeyimiz kalmadığında ne hissederiz? Ardından da Behçet Necatigil’in, benim için dünyanın en iyi şiiri olan “Sevgilerde” şiirinin o mükemmel mısrası: “Siz geniş zamanlar umuyordunuz.” Günlerin Ardından da böyle doğdu.

57. Altın Portakal Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü

Altın Portakal’da Kumbara ile En İyi İlk Film ödülünü aldın. Öncelikle bu ödül için tebrik ediyoruz. Festivali takip edebilenlerin ve jürinin filme karşı reaksiyonlarını nasıl buldun? Festival izlenimlerin nasıl?

Teşekkür ederim. Öncelikle Mühittin Böcek’e acil şifalar diliyorum. Umarım en kısa zamanda sağlığına kavuşur. Bu zorlu dönemde festivali fiziksel olarak gerçekleştirip sinemamıza destek olan başta Ahmet Boyacıoğlu, Başak Emre ve festival ekibine de ayrıca teşekkür ederim. Zor bir işin altından başarıyla kalktıklarını düşünüyorum.

Sizin de bildiğiniz gibi pandemi nedeniyle festivale sadece film ekipleri ve basın davet edilebildi. Gösterimler de üç ayrı açık hava sinemasında, her perdede 19:20 ve 22:00 saatlerinde, her film için tek seans olacak şekilde yapıldı. Dolayısıyla davetliler dışındaki izleyiciyle diyalog kurma imkânımız geçtimiz yıllara göre daha azdı. Daha çok film ekipleriyle birlikte seanslardan sonra filmlerimiz hakkında sohbetler ettik. Fakat yine de Kumbara‘nın gösteriminden sonra açık hava sinemasının olduğu alanda ve fuaye alanında çok güzel tepkilerle karşılaştım. İlk uzun filmiyle orada olan bir yönetmen olarak çok mutlu oldum. Özellikle belgesel kategorisinde izlemek istediğim ama fırsat bulamadığım birçok film oldu. Örneğin yönetmenliğini Selin Şenköken’in, yapımcılığını İpek Tugay’ın yaptığı Yangın Yerinde Orkideler filmi. Ya da yönetmenliğini Serdar Kökçekoğlu, yapımcılığını Dilek Aydın ve Esin Uslu’nun yaptığı Mimaroğlu ve Zeynep Dadak’ın Ah Gözel İstanbul filmlerini izlemek için fırsat kolluyorum.

Kumbara‘yı birlikte kaleme aldığın Serkan Fakılı’yı, senin de oynadığın ona ait ödüllü kısa film Kaset ile biliyoruz. Bu birliktelik nasıl doğdu? Bundan sonraki projelerinizde de birlikte mi yol alacaksınız?

Yanlış hatırlıyor olabilirim ama sanırım on sene önce, Twitter’da birkaç bin takipçisi olandan “fenomen” olarak bahsedildiği yıllardı. Günlük tweetler dışında ağırlıkla sinemayla ilgili şeyler yazıp çizmeye çalışıyorduk ve Serkan’la da Twitter’da tanıştık. Fakat samimi değildik. Birkaç sene sonra bir süre için Ankara’ya yerleşmem gerekti ve Serkan da o zamanlar orada yaşıyor, İstanbul’a taşınmak için hazırlık yapıyordu. Bir şekilde paylaşımımız arttı ve diyaloğumuz ben İstanbul’a dönüp onun İstanbul’daki evini ziyaret etmemle mesleki bir işbirliğine dönüştü.

Ona Kumbara‘dan bahsettiğimde, verdiği fikirlerin yapmak istediğim sinemaya çok yakın olduğunu fark edince, organik bir şekilde senaryoyu beraber yazmaya başladık. Kumbara‘nın senaryosu bitip de prodüksiyon için fonlama süreci hızlandığı sıralarda o da ilk kısa filmi Kaset‘in hazırlıklarına başladı. Zaten süreç içinde yakın arkadaş olmuştuk. O nedenle Kaset‘te de imam rolü gibi performans gerektirmeyen bir rol için İstanbul’dan Kastamonu’ya oyuncu götürmek, günümüz kısa film prodüksiyon şartları için mantıklı değildi. Kumbara ve Kaset nezdinde bu işbirliği böyle doğdu. Bundan sonraki projelerimizde birlikte yol almak gibi bir düşüncemiz yok.

“Bi saniye abi yaka mikrofonunda pil var mı… Tamam varmış.”

Kısalarından dolayı aslında her ne kadar yönetmenlik deneyimin olsa da ilk film çekmenin zorluklarından biraz bahseder misin?

Genellemek istemem, bu konularda herkes kendi deneyiminden yola çıkarak bir fikir sahibi olur. Fakat ben sanırım kısa film çekmenin hem içeriğini muhatabına iyi bir şekilde vermek, hem de prodüksiyon şartları bakımından biraz daha zor buluyorum. Bu yorumumda son kısa filmim Günlerin Ardından‘a kadar yaptığım bütün kısa filmlerde “bi saniye abi yaka mikrofonunda pil var mı… Tamam varmış.” diye kendim kontrol etmiş olmamın etkisi yadsınamaz tabii. Ama uzun metraj en başta senaryo yazım süreci ve fonlama olarak ister istemez insanı bekleten bir süreç olduğu ve bir filmi yapmak minimum iki sene sürdüğü için, insanın içinde bir an önce sete çıkmaya dair ateş de olsa ödevleri yerine getirmek için mecburi, uzun bir zaman oluyor. Dolayısıyla oyuncu seçimi, dekupaj, lokasyon gibi seçimleri kırk kere değerlendirebilme alanınız oluyor.

Ön hazırlığa çok önem veren biri olarak bu alanın ekmeğini bolca yediğimi söyleyebilirim. Onun dışında birlikte çalıştığım insanların önemli bir kısmı özel hayatımda da yakın arkadaşlarım olduğu için bu ön hazırlık çalışması aslında günlük hayatın içine de sirayet etti. Sette daha çok “üzerine ne koyabiliriz” diye düşündük. Bu noktada da oyuncularım devreye giriyor tabii. Prodüksiyon öncesi uzun uzun provalar yaptık, karakterler hakkında konuştuk, karakterlerin sınırlarını çizdik ve sete çıktığımız zaman benim çok da bir şey söylememe gerek kalmadı. Murat Kılıç’ın da Gülçin Kültür Şahin’in de Onur Gökçek’in de kusursuz oyunculukları ve önerileriyle filme nasıl katkı sağladıklarını, hikâyeyle nasıl hemhâl olduklarını söylemeden geçemem.

Türkiyede yapımcı yönetmen ilişkileri ortaya eser çıkıncaya kadar zorlu bir süreçten geçebiliyor. Hikâyeni istediğin şekilde anlatabildiğini düşünüyor musun? Gelecek projelerinde yurt dışı işbirlikleri olabilir mi?

Özellikle ilk filminizse Türkiye’de film çekmek zaten kendi başına zorlu bir süreç. Bu çok klişe bir cümle fakat bunun klişe olacak kadar tekrar dile gelmesi, buna ihtiyaç duyulması da ayrı üzücü. Biz yönetmen-yapımcı diyaloğumuzu Nefes Polat ile arkadaşlık temelli kurmuştuk. İkimizin de yüzde yüz sahip olduğu ilk film Kumbara. Dolayısıyla biraz kervanı yolda düzdük, daha doğrusu bazı şeyleri pratik anlamda yolda öğrendik diyebilirim. Bu öğrenim ve ilerleyiş sürecinin içinde elbette aksaklıklar oldu. Bu işin doğasında var lakin bunların dozu her zaman kritik rol oynar. Bize düşen, yaşadıklarımızdan deneyimlenip bundan sonra hayatımızda ona göre konumlanmayı bilmektir.

Hikâyemi istediğim gibi anlatabildim mi sorusuna gelince, bu biraz senaryo yazma sürecine benziyor. Bir senaryoyu ömür boyu yazabilirsiniz. Fakat bir yerde durmanız gerekir. Ben hikâyemi istediğim şekilde anlatabildiğimi düşünüyorum. Bunun için parantez açıp, her daim yanımda olup beni yalnız bırakmayan, ekipten olan ya da olmayan arkadaşlarıma da çok teşekkür ederim. Şartların uygun olması hâlinde gelecek projelerimde elbette yurt dışı ortak yapım düşünüyorum.

Semer‘de babalığın ve koca olmanın getirdiği ağır yükü yüklenirken borçlarını kapatabilmek için giriştiği mücadelesini gördüğümüz Orhan (Murat Kılıç), Kumbaranın da ana karakteri. Orhan çok yakından (toplumdan) tanıdığımız bir adam aslında. Fakat sen nerden tanıyorsun bu karakteri?

Aslında ilk soruda da değindiğim gibi Semer ve Kumbara birbirinden çok farklı bağlamlarda filmler. Semer‘de daha çok baba ve evlat olmak arasında kalan bir insanın hikâyesini anlatmaya çalışmıştım. Kumbara‘da hayatın bizi en yakınımızdaki insana ne kadar yabancılaştırabileceğini sormak istedim. Karakterlerin isimleri aynı olsa da Semer‘deki Orhan’la Kumbara‘daki Orhan çok başka insanlar: Semer‘deki Orhan depresif, kısa filmi sekiz sene önce yapmış olmamın da tecrübesizliğiyle derinliği pek olamayan düz bir karakterken, ilk uzun filmim Kumbara‘daki Orhan naif, kendince doğru bulduğu değerlere sahip olan, kendi hâlinde fakat hepimiz gibi defoları ve dalgalanmaları olan bir aile babası.

Açıkçası karakteri biraz hikâyenin kendisi oluşturdu. Hatta çağırdı diyebilirim. Murat Kılıç, Kumbara‘yı yapma fikri aklıma geldiğinden beri ilk düşündüğüm isimdi. Orhan’ın yüzünü ilk gördüğümüz anda “bu insandan kimseye zarar gelmez” duygusu vermek, benim oyuncu seçimi için birinci kriterimdi. Çünkü böyle izlenimler veren bir insanın filmin finalindeki eylemi yapması, filmi yapma motivasyonumun ve sormak istediğim sorunun altını çizecek bir hamleydi. Karakterin hikâye bağlamında ana çatısını oluşturup sınırlarını çizdikten sonra, geriye hayatın içinde gözlemlediğim insanların çizdiğim sınıra uygun özelliklerini karaktere eklemek kalıyor.

Huzurlu Bir Şekilde Pazar Sabahı Pikniğe Gidebilmek Gibi Basit Nedenler

Zaman zaman annesinin ölümünün herkes için daha iyi olabileceğini düşünen Orhan karakteri için marjinal diyebilir miyiz? Yoksa herkes kadar içindeki dürtülerin ve toplumsal yozlaşmanın ağırlığı altında ezilen bir bireyin tezahürü müdür kendisi?

Açıkçası Kumbara için çalışmalara ilk başladığım zamanlar bu sorunun cevabından ben de emin değildim. O zamanlar yirmi dört yaşındaydım, şimdi otuz iki yaşındayım. Hem konu hakkında uzun seneler kafa yormam hem de yıllar içinde yaşadığım tecrübeler bana Orhan’ın asla marjinal olmadığını gösterdi. Az önce Orhan’ı çok tanıdık bulduğunuzdan bahsettiniz. Belki de karakterin bu kadar tanıdık gelmesinin nedeni tavırları değil, eylemleri ve kafasının içinden geçenlerdir. Ben hepimizin Orhan’ın durumunda olsak “Bu civarda evler ne kadar?” diye soracağını düşünüyorum. Çünkü bir şekilde varlığımızı sürdürmeliyiz ve bu varoluş çabası çoğu zaman büyük hedefler için değil, huzurlu bir şekilde pazar sabahı pikniğe gidebilmek gibi basit nedenler içindir.

Bir söyleşinde seni Türk sinemasında en çok etkileyen filmlerin Uzak (2002) ve Yeraltı (2012) olduğunu belirtmiştin. Bu seçimlerden yola çıkarak “karakter”, senin sinemanda hikâyenin önünde olması gereken bir unsur mu?

O benim ilk ve tek, biraz da mesleki olarak toy zamanlarıma denk düşen bir söyleşi. Uzak ve Yeraltı filmlerini hala çok severim fakat fikrim değişti. “En” kelimesi bence biraz sorumluluk yükleyen bir kelime ama yine de Türk sinemasında beni en çok etkileyen filmlerin başında Muhsin Bey‘in (1987) geldiğini söyleyebilirim.

Soruya gelecek olursam, karakterin hikâyenin önünde ya da arkasında olmasına dair bir koşulum yok. Hikâyelerin karakterleri yarattığına inanıyorum. Her olay herkesin başına gelmeyebilir. Ama başına olmayacak olaylar gelen birini de anlatmak isteyebilirsiniz, After Hours (1985) gibi. Henüz “benim sinemam” demek için erken bir vakitte olsak da anlatmak istediğim dert üzerine çalışmaya başladığımda, hikâye o derdi yaşayabilecek karakteri hikâyeye yaklaştığım açı nezdinde kendi kendine kusup önüme atıyor. Şimdilik karakteri hikâyemi anlatmak için en temel aracım olarak gördüğüm için filmin önünde duruyor gibi görünebilir belki ama benim amacım, bir seri katil hikâyesi de anlatıyor olsam, izleyicinin onay vermese dahi katille en azından empati yapmasını sağlamak. Biçimler her zaman değişebilir.

Ülke sinemasının gelecek vadeden yönetmenlerinden biri olarak görüyorum seni. Kumbarada, çok keyif alarak izlediğim yine bir ilk film olan Mehmet Can Mertoğlunun Albüm (2016) ve Mahmut Fazıl Çoşkunun Yozgat Blues (2013) filmlerinin tadını hissettim. Peki senin sinemanı etkileyen yönetmenler, filmler kimler ve nelerdir?

Teşekkür ederim. Kariyerim hangi dilde ilerler, bir dile bağlı kalır mıyım bilmiyorum fakat İran sinemasından, özellikle Jafar Panahi’den etkilendiğimi söyleyebilirim. Liste ve filmler uzayabilir ama Noah Baumbach, Cristi Puiu, Kenneth Lonergan, Roy Andersson, Coen Kardeşler ve Yorgos Lanthimos da listeye kafadan girecek kadar kıymetlidir. Son dönemde Paul Dano’nun ilk uzun metraj filmi Wild Life (2018) ya da Murakami uyarlaması olan Burning (2018) ayrıca Kramer vs. Kramer (1979), The Savages (2007)… Şimdilik ilk aklıma gelenler.

Mehmet Can Mertoğlu, Tarık Aktaş, Barış Sarhan, Burak Çevik gibi gümbür gümbür gelen bir yeni kuşak var ülke sinemasında. Sizin döneminizle birlikte sinemada hikâyelerimiz, anlatılarımız değişiyor gibi hissediyorum. Bu bir kabuk değişikliği mi sence?

Kabuk her zaman koşullara ayak uydurmak ya da koşullara karşı kendini muhafaza etmek için değişebilir. O nedenle bunun bizim kuşağa has bir şey olduğunu düşünmüyorum. Fakat hikâyelerimiz, anlatılarımız değişiyor yorumunuza katılıyorum. Önceki jenerasyonun küçük hikâyelerden de film yapılabileceği mirası üzerine teknolojiyi kullanmayı bilerek yeni anlatım biçimleri arayışımızın olumlu sonuçlarını gördüğümüzü düşünüyorum. Ve sanırım ciddi konulardan bahsederken aynı zamanda gülümseyebileceğimize dair daha güçlü bir inancımız var; bu sarkastik ruh açıkçası çok hoşuma gidiyor.

Farklı disiplinlerden beslenen filmler benim için ayrı bir yerde konumlanır. Senin beslendiğin veya ilgi duyduğun farklı sanat dalları var mı?

Bir sonraki ya da daha sonraki projelerimde biçimsel olarak biraz dil değiştirmeyi düşündüğüm için daha geniş bir yelpazeden beslenme fırsatım olacak olsa da şimdilik en çok müzik ve karikatür. Karikatürlerdeki küçük anların çağrıştırdığı şeyler bazen çok eğlenceli olabiliyor. Açtıkları kapılar oyun gibi oluyor ve çok zevkli. Filmlerimde müzik ön planda olmasa da, senaryo yazarken, spesifik bir sahne düşünürken ya da bir film fikri/cümlesi üzerine düşünürken, duyguları harekete geçirecek çok farklı türden birbirinden alakasız müzikler düşünce sürecimin derinleşmesine yardımcı oluyor. Fakat o müziklerin hiçbirini filmde kullanmıyorum.

Fragman

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.