Renkli Sinema Döneminin Renksiz Şaheserleri

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası, Cineritüel, Havayolu 101 başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca belgesel ve farklı kategorilerde senaryo çalışmaları bulunmaktadır.

Varoluşunu optik bilimlere borçlu olan sinemanın, belirli bir kurguya sahip ilk meyvelerinin oluşumu için kaleydoskop, kinetescope gibi pek çok teknik keşfin evrim sürecini beklemesi gerekecekti. Lumiere Kardeşler’in üretimlerinden sonra sinemanın ilk hikâye anlatıcıları olan Georges Melies ve Edwin S. Porter’ın beraberinde sinemanın nasıl olması gerektiğine dair tartışmalar da başlamıştı. 

Bu tartışmaların başlıca konusu teknik anlatım usülleri üzerineydi. İlk filmler siyah beyaz ve sessiz olarak üretilirken, sanılanın aksine sesli ve renkli çekimlerin keşfi çok uzun sürmeyecekti. Chronochrome, opticolor, kodachrome gibi pek çok teknolojik buluşun seyrinde G. A. Smith, ilk renkli sinematografik ürünü verecek kinemacolor’un patentini alarak önemli bir keşfin müellifi oldu. Bu keşif, başarılı bir sinematografiye sahip ilk renkli filmin verilmesine uzanan yolun kilometre taşıydı.

Technicolor yöntemi ile iki renkli olarak renklendirilmiş Toll of the Sea (1922) filminin bilinen en başarılı erken dönem örneği olduğu söylenebilir. Fakat renkli renksiz film tartışmalarındaki dengenin renkli filmler lehine bozulmasına neden olacak en önemli darbe 1955’te Japonların fujicolor  yöntemi ile negatif pozitif film teknolojisini icat etmeleridir.(1) Peki renkli renksiz film rekabeti, teknik bir mesele olması haricinde kendisine neden bu kadar keskin taraftarlar yaratmıştı? Bunu anlamak için siyah beyazdan renkli filme geçiş olarak belirtilebilecek 1950-1970 yılları arasındaki döneme odaklanmak gerek. 

Film üreticileri henüz rengin olmadığı dönemlerde siyah beyazın tonlarını kullanarak aslında bir renk ahengi oluşturmaya çalışıyorlardı. Ancak istenen ahenk tüm çabalara rağmen yakalanamamıştı. Filmlerin renklendirildiği ilk  örneklerde ise yönetmenler rengi sadece öz niteliklerinden dolayı kullanıyorlardı. Sinemada rengin kullanımı bugün ana görsel biçim hâline gelmiş olsa da sinemanın bir sanat olarak algılanmaya başlandığı ilk yıllarda sinematografik estetiğin ancak siyah ve beyazdan üretilen ışık gölge kontürleri ile olabileceği düşünülüyordu.(2) 

Bu nedenle 1950-1970 yılları henüz monochrome tekniğinin terk edilemediği bir dönemdir. Bu vazgeçemeyişin sebepleri arasında elbette renkli filmlerin maliyet kalemini de söyleyebiliriz.(3) Fakat ana mesele değişime olan bakış açısı. Dönemin önemli sinemacıları renkli filmin, seyircinin üzerinde arzulanan ilgiyi dağıtarak hikâyeden kopmasına neden olacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle art house ya da ciddi öykülere sahip filmler siyah beyaz çekilmeye devam etmiştir. 1970, bu ısrarın kırılmaya başladığı yıl olarak belirtilebilir. 

Sinematografik estetiğe renk üzerinden bakış bugün kendini modernize etmiş olsa da özellikle film noir yani kara film üreticileri siyah beyaz anlatıma sık sık başvurur. Siyah beyaz anlatım daha çok günümüzün ortalama seyircisinde nostaljik bir his uyandırma amacı ile dönem filmlerinde kullanılır; ancak güncel öyküleri ele alan pek çok film örneği de bulunmaktadır.

Tüm bu bilgiler ışığında sinemada siyah beyazdan renkliye geçiş için keskin bir dönem olmadığı görülmektedir. Fakat 1970 yılını referans noktası olarak alıp renkli sinema döneminin renksiz şaheserlerinden oluşan kişisel öneri listemi sizlerle paylaşmak isterim. Listedeki pek çok filmin zaten iyi bilindiğini düşünebilirsiniz; buradaki amaç günümüzün siyah beyaz filmlerine bir kez de giriş bölümündeki kronoloji üzerinden tekrar bakılmasına vesile olmaktır. 

Siyah-Beyaz Kültler

15- Pi (1998, Darren Aronofsky)

Requiem for a Dream (2000), Black Swan (2010) gibi ana akım ile art house türlerinin ortasında konumlanmış pek çok eşsiz filme sahip Aronofsky’nin ilk uzun metrajı olan Pi, bir ilk film olmanın zaaflarını minimum ölçüde içerir. Film, paranoyak başkarakter Max Cohen üzerinden evreni ve varoluşu matematiksel bir sistemde sorgular. Hikâye örgüsü pek çok bilimsel tartışma konusuna referans verir. Teksin Begeç’in inceleme yazısı için:

https://www.cinerituel.com/dusunce-bagimlilik-bunalim-pi/

14- The Elephant Man (1980, David Lynch)

Psikanalize öykünen anlatım tarzı nedeniyle hakkında onlarca makale yazılan filmlere sahip Lynch, sinema tarihinde başyapıtlar arasında gösterilen bu filminde doğrusal bir anlatımı tercih eder. Birleşik Krallık’ın Victoria döneminde geçen film, dönemin popüler frick şovlarının figürü olan, fil hastalığına sahip John Marrick karakterinin hikâyesidir. Film, insanın sosyal statüsünün oluşmasında bedensel faktörlerin ne derece etkili olduğunu sorgular. Berna Stera Değirmen’in ilgili yazısı için:

https://www.cinerituel.com/the-elephant-man-1980-kitlesel-rontgencilikten-medeni-dalginliga-donusen-insanlik/

13- The Painted Bird (2019, Václav Marhoul)

Jerzy Kosiński’nin, yayımlandığı dönemde pek çok tartışma ve yasağı beraberinde getiren romanı Boyalı Kuş (The Painted Bird), Çek yönetmen Václav Marhoul’un kadrajında görsel bir başyapıta dönüşüyor. 2019 yılında uyarlanan film, Macar sinemasından da derin izler taşıyor.‬ 35mm sinemaskop olarak çekilen film, 2. Dünya Savaşı sonrası kimsesiz kalan sessiz Joska’nın kendine bir yuva edinmeye çalışırken savaşın etkisine maruz kalmış yetişkinlerin dünyasında yaşanan acımasızlıkları tecrübe etmek zorunda kalışını ele alır. 

12- Werckmeister Harmoniak (2001, Belá Tarr ve Agnes Hranitzky)

Metaforik anlatının karanlık dehlizlerinde gezinen usta Macar yönetmen Belá Tarr’ın kültleşmiş eserlerinden Werckmeister Harmoniak, Valuska karakteri üzerinden siyah beyaz bir umutsuzluk trajedisi sunar. Umut, aranması ve ulaşılması gereken bir yolculuk şekli midir?

11- Nebraska (2013, Alexander Payne)

Bruce Springsteen’in bir albümü ile aynı ismi taşıyan film; About Schmidt (2002), Sideways (2004) filmlerinin yönetmeni Payne’nin en başarılı bulduğum yapımı. Payne, yaşlı ve huysuz Woody Grant karakteri üzerinden yaşlılık, ölüm, miras, aile gibi konuları ele alırken siyah beyaz anlatım tekniğinin daha etkileyici olacağını düşünmüş. Film kendisine bir ikramiye çıktığını düşünen Woody Grant’ın bu ikramiyeyi almak için Nebraska’ya gitme yolculuğunu konu alır. 

10- The Lighthouse (2019, Robert Eggers)

Gelecek vadeden yönetmen Robert Eggers’in, tüm filmi kaplayan sis düdüğü fonunda 35mm olarak çektiği The Lighthouse (2019), adeta sembolist, siyah beyaz bir mitos anlatısı. Yönetmen izleyicisini denizin ortasındaki ıssız bir deniz fenerinde varoluş savaşı veren iki karakteri ile biat, saplantı ve insanın köleliğe dair belleğinin sınırlarını zorlayan spiritüel bir sorgulamaya çıkarır. Robert Pattinson’ın en iyi performansını verdiğini düşündüğüm bu filmde Willem Dafoe de etkileyici bir oyunculuk sergiler.

9- Cold War (2018, Paweł Pawlikowski)

Yine bir siyah beyaz film olan Ida (2013) ile uluslararası mecrada ses getiren Polonyalı yönetmen Paweł Pawlikowski’nin son filmi Cold War, Soğuk Savaş’ın bunaltıcı baskısı altında Varşova’dan Paris’e uzanan bir aşk hikâyesi. Film, yönetmenin kendi annesi ve babasının öyküsüdür. Eşsiz bir sinematografi ve müzikaliteye sahiptir.

8- Embrace of the Serpent (2015, Ciro Guerra)

Kolombiyalı yönetmen Ciro Guerra’nın Amazonların kendi ülkesinde kalan parçasında geçen filmi, Alman etnograf Theo, Amerikan botanikçi Evan ve şaman Karamakate’nin nadir bir bitki olan yakruna’yı arama yolculuğunu konu alır. Bölgenin doğasına ve vahşi yaşamına muazzam görüntülerle tanıklık ederiz. Başarılı yönetmen bu filminin akabinde yine olağanüstü bir iş çıkararak Birds of Passage‘ı (2018) çekmiştir. Fırat Çakkalkurt’un inceleme yazısı için:

https://www.cinerituel.com/embrace-of-the-serpent-seyrettigim-hicbir-filme-benzemiyor/

7- Roma (2018, Alfonso Cuarón)

Great Expectations (1998), Harry Potter and the Prisoner of Azkaban (2004) ve Gravity (2013) gibi birbiri ile hiç ilgisi olmayan filmlere imza atan, herhangi bir teknik üslubu benimsemeyen yönetmen Alfonso Cuarón’un bu kez de art house türüne göz kırptığı yapım. Yayınlandığı dönemde pek çok sinema eleştirmeninin ve akademisyenin tartışma başlıklarında ilk sırayı almıştır. Bir çocuğun gözlemleriyle ve anılarındaki detaylarla örülen, Meksika’da 1970-71’de yaşananların, eylemlerin, deprem ve yangının karmaşasıyla yükselen, öne çıkan su sesi ve suyun varlığıyla rahatlayıp dinginleşen Roma, tercih ettiği geniş açılarla bunların tümünü aynı anda izlememizi mümkün kılar. Filmle ilgili yazarımız Dilan Salkaya’nın kapsamlı yazısını okumak için: 

https://www.art-his.com/roma-2018-seni-cok-seviyoruz-cleo/

6- Ed Wood (1994, Tim Burton)

Tim Burton’ın kendi filmografisinde epey ayrıksı bir yerde duran film, gelmiş geçmiş en kötü yönetmen olarak nam salmış Ed Wood’un bir nevi biyografisidir. Bir alt tür olan B-Movie klasmanına dahi uygun görülmeyen Ed Wood, Z olarak kategorilendirilen filmlerin başlatıcısı olarak sinema dünyasında bir fenomen hâline gelmiştir. Bütçesiz filmlerin fenomen yönetmeni Ed Wood’u Johhny Depp başarılı şekilde canlandırır. 

5- Dead Man (1995, Jim Jarmusch)

Amerikan bağımsız sinema ekolünün dehası sayılabilecek isimlerinden birisi olarak gördüğüm Jim Jarmusch’un bu eseri, başrolünde Johnny Depp’in olduğu, Blake ve Nobody isimli iki karakterin yol arkadaşlığı ile gelişen ve bu yolculuk esnasındaki deruni sohbetleri ilgiyle dinleten bir mumblecore film özelliği taşır. Aksiyonel bir akış beklenen western filmi ambiyansı içerisinde hiçbir olay olmadığını düşünen izleyicisini, aslında pek çok düşüncenin etkisi altında bırakır. Gökhan Gök’ün inceleme yazısı için:

https://www.cinerituel.com/siirsel-bir-anlatida-varolmak-dead-man/

4- Kuroi Ame (1989, Shôhei Imamura)

Narayama Türküsü (1983) ve İntikam Benim (1979) filmleri ile tanınan Japon yönetmen Shôhei Imamura’nın önemli eserlerinden birisi olan Kuroi Ame (Black Rain), Hiroshima’dan sağ kurtulan mağdurların bu trajediyi reddederek ayakta kalabileceklerine dair inançlarına sert eleştiriler getirir. Aslında yönetmenin kendi halkının tipik bir özelliği olan kabulleniş hâlinden duyduğu rahatsızlığıdır. Imamura bu trajediyi daha iyi betimleyebilmek için filmi siyah beyaz çekmiştir. 

3- Turin Horse (2011, Belá Tarr)

Bu listedeki ikinci ve son Belá Tarr filmi. Aynı zamanda yönetmenin de sinemaya veda ederek belgesel türüne yöneldiği son filmi. Tarkovsky’nin Offret‘i (1986) gibi yönetmen sinemasının bir nevi külliyatı tadında özellikler taşıyan bu şaheser, Nietzsche’nin bir öyküsünden yola çıkar. Macaristan’ın ıssız kırsalında herhangi bir zaman dilimine ait olmayan Torino Atı, varoluş meselesi üzerinden zihinleri epey meşgul eder. Ayrıca kapsamlı bir okuma için Kürşat Saygılı’nın yazısı:

https://www.cinerituel.com/bir-anti-genesis-soylencesi-olarak-torino-ati/

2- La Haine (1995, Mathieu Kassovitz)

Bu filmle ilgili bence en iyi analiz yazarımız Ömer Kılıç tarafından yapılmıştı. O nedenle bu başyapıtı özetleyebilecek en akılda kalıcı cümleleri kendisinden alıntılıyorum. “Elli katlı bir binadan düşen adamı bilir misiniz? Sürekli şunu tekrarlıyormuş: “Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda…” Elli katlı bir binadan düşen bir adamın hikâyesini değil, elli katlı binadan düşen bir toplumun hikâyesini anlatıyor Mathieu Kassovitz.” Sık sık protestolarla gündeme gelen Fransa’nın en önemli sosyolojik problemlerinden biri olan göçmen meselesini başarılı şekilde ele alan filmlerden bir tanesi. Ayrıca ilgili yazı için:

https://www.art-his.com/bir-film-gelecegi-gosterir-mi-la-haine/

1- Raging Bull (1980, Martin Scorsese)

En sevdiğim yönetmenler arasında yer alan Scorsese’nin kendi hayatında da sorunlu bir döneme denk gelen ve sinema tarihinin en önemli filmlerinden bir tanesi sayılan Raging Bull, Robert De Niro’nun büyük özverisi ve Scorsese’yi motive etmesi ile çekilebilmiştir. Ünlü Boksör Jake La Motta’nın iniş çıkışlarla dolu trajik kariyerini anlatan bu eser, Jake La Motta’nın otobiyografisindeki “Şimdi, bazı gecelerde, eskiyi düşündüğümde kendimin siyah beyaz bir filmini izliyormuşum gibi hissediyorum. Neden siyah beyaz olmalı bilmiyorum, ama olmalı işte.” cümlesinin etkisiyle Scorsese tarafından siyah beyaz çekilmiştir.

Ayrıca bknz.:

The Last Picture Show (1971, Peter Bogdanovich)

Mossafer (1974, Abbas Kiarostami)

Eraserhead (1977, David Lynch)

Northern Lights (1978, John Hanson ve Rob Nilsson)

Manhattan (1979, Woody Allen)

Muddy River (1981, Kohei Aguri)

Zelig (1983, Woody Allen)

Rumble Fish (1983, Francis Ford Coppola)

Stranger Than Paradise (1984, Jim Jarmusch)

Boy Meets Girl (1984, Leos Carax)

Calamari Union (1985, Aki Kaurismäki)

Down By Law (1986, Jim Jarmusch)

Der Himmel über Berlin (1987, Wim Wenders)***

A Ay (1988, Reha Erdem)

Europa (1991, Lars Von Trier)

Schindler’s List (1993, Steven Spielberg)

Satantango (1994, Belá Tarr)

Kasaba (1997, Nuri Bilge Ceylan)

Following (1998, Christopher Nolan)

La Fille Sur Le Pont (1999, Patrice Leconte)

The Man Who Wasn’t There (2001, Coen Kardeşler)

Coffee and Cigarettes (2003, Jim Jarmusch)

Good Night, and Good Luck. (2005, George Clooney)

Angel-A (2005, Luc Besson)

Polytechnique (2009, Denis Villeneuve)

The White Ribbon (2009, Michael Haneke)

The Artist (2011, Michel Hazanavicius),

Frances Ha (2012, Noah Baumbach)

Ida (2013,  Paweł Pawlikowski)

Sen Aydınlatırsın Geceyi (2013, Onur Ünlü)

A Girl Walks Home Alone At Night (2014, Ana Lily Amirpour)

Frantz (2016, François Ozon)

November (2017, Rainer Sarnet)

The 40-Year-Old Version (2020, Radha Blank)

Mank (2020, David Fincher)

Kaynakça

(1) Karakaya, Serdar (2005). “Sinema-Resim İlişkisi ve Sanat Olarak Sinemanın Resimsel Estetiği”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, ss. 134-141, www.e-sosder.com.

Not

(2) 1953 tarihli Ali İpar’ın Salgın ve Muhsin Ertuğrul’un Halıcı Kız filmleri, Türk sinemasının ilk renkli film örnekleri olarak görülmektedir. 

(3) Filmin bir kısmı renkli olarak çekilmiştir.

Bir cevap yazın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.