Karl Talip Kara ile Söyleşi: “Kralların Tercihidir Yağlı Boya”

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası, Cineritüel, Havayolu 101 başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog çalışmaları bulunmaktadır.

Geleneksel Türk sanatları ile Uzak Doğu sanatını sentezlediği eserlerinde rengârenk bir dünyanın kapılarını aralayan sanatçı Karl Talip Kara ile sanatını konuştuk.

Belçika’da doğmuş ve büyümüş birisi olarak gurbet olgusu sanatınızı ve hayata bakışınızı nasıl etkiledi? Gurbetçi olmak evrensel bir insan olmayı kolaylaştırır mı?

Gurbetçi olmak farklı bir dünya vatandaşı olmaya benzer. Ne tam olarak Belçikalısınızdır ne de Türk! Ben yine şanslı sayılırım. Çünkü evimizde ağırlıklı olarak Fransızca ve Flemenkçe konuşulurdu. Dolayısıyla eğitim hayatımda entegrasyon açısından bir sorun yaşamadım. Diğer yandan evet Belçika’da doğdum ama çocukluğumun büyük kısmı İstanbul’da anneannemin yanında geçti. Bu yüzden çocukluğumun geçiş dönemini kolay atlattım diyemem. Belçika’ya her dönüşümde İstanbul’u özlem ve hatıralarımı içine koyduğum bir valiz gibi yanımda taşıdım. Çocukken sürekli mobilize olma hâlini pek algılayamıyorsunuz fakat belli bir yaşa gelince üzerinizdeki etkileri iyice ortaya çıkıyor. Bu geçişler benim sanatımı daha güçlü ifade etmemi sağladı. İlk çizimlerimde bu hatıraların izleri açıkça belli oluyor.

Evrensel olabilmek ile gurbetçiliğin direkt ilişkisi yok. Bu özellik bence küçük yaşta ailenizden ve yakın çevrenizden aldığınız dünya görüşüne bağlı. ABD’de de doğsanız çevrenizin kültürel seviyesi yok denecek kadar az ise köyünüz veya kasabanızın dışındaki dünya ile hiç ilişkiniz olmadan bir ömür geçirebilirsiniz.

“Amaca ulaşmak için illa koşmaya gerek yok. Her gün bir adım dahi atsanız, amacınıza bir adım daha yaklaşmış olursunuz.”

Üniversite eğitiminize ekonomi branşında başlamışsınız. Bu kadar analitik bir alandan dümeni tamamen sanata çevirmenizdeki kırılma noktası neydi?

Ekonomi alanında okumam analitik bilimlere yatkın olmamdan kaynaklıydı. E tabii bu tip tercih gerektiren konuların da çocuklara pek sorulmadığını tahmin edebilirsiniz. Benim o yaşlarda gönlümden geçen branş aslında moda tasarımıydı. Çok da başarılı olabilirdim (güler).

Belçika’daki eğitim sistemi daha siz ortaokulda iken gelecekte ne okuyacağınızı belirler. Daha ilkokulda birtakım psikolojik testlere tâbi tutulursunuz. Bu sınavlardan çıkan sonuçları okulunuz, ebeveynleriniz ile tartışarak size yönelik bir rota belirler. Örneğin el işlerine yatkın olduğunuz tespit edilirse mekanik alanda ya da marangozluk gibi mesleklere yönlendirilirsiniz. Benim gibi matematiğe yatkınsanız da sizi ekonomi alanına yönlendirebilirler.

İş dünyasına girdiğimde ekonomi eğitimi hayallerimi gerçekleştirebilmem için güzel bir vasıta oldu. Çünkü çalıştığım şirketin neredeyse Avrupa’nın her tarafında şubesi bulunmaktaydı. Bu sayede bir simbiyoz gibi işimin yanında zevklerimi ve hayallerimi taşıyabildiğim bir ortam oluştu. Bu nedenle hayatımda kırılma noktası oluşturacak bir andan pek söz edemem. İnsan hayalleri veya amaçları ile var olur. Var olabilmek için sabır ve ısrarın olduğu bir süreç gerekir. Ben amacıma ulaşmak için hiç koşmadım. Amaca ulaşmak için illa koşmaya gerek yok. Her gün bir adım dahi atsanız, amacınıza bir adım daha yaklaşmış olursunuz.

Tabii bazı şeyler de sizi buluyor. Siz sadece vaktinin geldiğini anlayabiliyorsunuz. Bu açıdan benim “kırılma noktam” eşimle evlenmeye karar verdiğim andır. Kendisine nerede yaşamak istediğini sorduğumda ne Belçika ne de İstanbul demişti. Eşim “Ben çok bir şey istemiyorum. Yalnızca ülke ülke dolaşıp belirli bir rutinde çalışmak yerine Mersin’de sakin bir hayatımız olsun,” dediği için bugün eşimle beraber kurduğum çiftliğimizde sanatla ve doğa ile iç içe bir yaşam sürdürüyorum.

Çocukluğunuzdan sonra Türkiye ile ilişkiniz hep canlı mıydı? Yoksa iş ve sanat çalışmalarınız için mi ziyaret ediyordunuz?

Türkiye ile ilişkim uzun bir süre sadece turistik olarak devam etti.

Tasavvuf geleneği ile tanışmanız nasıl gerçekleşti? Yetiştiğiniz ortam mı yoksa ruhani bir arayış mı sebep oldu?

Aileden gelen mutlak bir temel var. Fakat kitap okumaya çok düşkünüm. Son yıllarda da sesli kitap uygulamalarını tercih ediyorum. Bu sayede yılda üç yüze yakın kitap dinleyebiliyorum.

Türkiye’ye gelmeden önce Pekin’de yaşıyordum. Orada gittiğim yoga ve tai chi dersinde tanıştığım İngiliz arkadaşım ilginç bir şekilde tasavvufa meraklıydı. Hep Rûmi’den bahsederdi. Benim ise Rûmi’yi bilmemem onu çok şaşırtmıştı. Fakat çok sonra onun aslında Mevlâna’dan bahsettiğini anladım. İngiliz arkadaşımın bu hâli beni Mevlâna ile kavuşturdu.

Maneviyat hayatımı kaplıyor. Yaşamınızda karşılaştığınız şeylere karşı nasıl davranmanız gerektiğini okulda öğrenemiyorsunuz. İçgüdülerinizin hangi temel üzerine kurulduğu önemli. Az önce de ifade ettiğim gibi yaşamınızı neyin belirlemesini istiyorsanız o alanda okumalısınız. Ben bu anlamda yıl içerisinde yüzlerce kitap okuyor veya dinliyorum. Aynı şekilde resim yapabilmek için de çizdiğim binaların, sokakların tarihini okuyorum, araştırıyorum. Bu da benim için bir nevi ibadet.

Çalışmalarınızda ağırlıklı olarak hangi malzemeleri kullanmayı tercih ediyorsunuz? Üslup olarak kendinizi bir akım içerisinde konumlandırır mısınız?

Yağlı boya! Kralların tercihidir yağlı boya. Mesela akrilikle çalışsam sanatıma ihanet etmiş sayarım kendimi.

Üslup olarak Art Nouveau, Empresyonizm, Pop Art ve Fovizm akımlarına ilgi duyduğumu söyleyebilirim. Son yıllardaki çalışmalarımda ise geleneksel Türk sanatları -ki bu kavramı kabul etmiyorum. Sadece Türk Sanatı demek daha doğru olmaz mı?– ile Uzak Doğu sanatını sentezlediğimi görebilirsiniz.

“Nasıl ki bir halı dokumacısı iplikleri tezgâhından tek tek geçirip düğümünü atıyorsa, ben de aynı şekilde fırçam ile iğne oyası işler gibi çalışmayı severim.”

Çalışmalarınızda minyatür, halı dokuma, çini hatta ebru gibi pek çok geleneksel sanat disiplininin iç içe geçtiğini hissediyoruz. Bu kadar farklı formu ince detaylarla ilmek ilmek örerek kullanabilmek, nasıl bir çalışma stili gerektiriyor?

Nasıl ki bir halı dokumacısı iplikleri tezgâhından tek tek geçirip düğümünü atıyorsa, ben de aynı şekilde fırçam ile iğne oyası işler gibi çalışmayı severim. Ne bir başkasına sketchlerimi çizdiririm ne de resimlerimin kabasını asistanıma yaptırım. Bunu yapanlar var maalesef. Genelde üzerinde çalışacağım tuvallerimin içeriklerini projelendirmek adına tuval öncesi kara kalem veya divitle kâğıt üzerinde çizimler yapar, motifleri ortaya çıkarırım. Sonra da bu motifleri renklendiririm.

Dünyanın pek çok yerinde bulunduktan sonra çalışmalarınızda görülen İstanbul ağırlığı bir özlemle mi ilgili?

İstanbul’u çok seviyorum. Dünya bir yana İstanbul bir yana.

Yaptığınız çalışmalardan etkilenerek sizden eğitim almak isteyen kişiler oluyor mu?

Eğitim almak isteyen çok kişi oluyor fakat üzülerek kabul edemiyorum. Maalesef öyle bir zamanım yok. Şu an üretim açlığı hissettiğim bir dönemimdeyim. Bu nedenle herhangi bir akademik çalışma içerisinde değilim. Fakat gelecek ne gösterir bilemem. Kimi insanın eğitici yanı gelişkindir ya da bu zamanla oluşan bir şeydir, bilemiyorum. Fakat bana akademik hizmet ile üretim sürecini beraber yürütebilmek pek mümkün gelmiyor. Ben yaptığım şeye her zaman yüzde yüzümü veren bir insanım. Mesela bir çalışmam ortalama üç yüz hatta bazen dört yüz saatimi alabiliyor. Şu “tabloda” akademik hayat zor (güler). Evet belki resimlerimi asistanlara yaptırıp üzerine de imzamı atabilirim (!). Size şaka gibi geliyor olabilir ama ne yazık ki bunlar çok görülen ve normal karşılanan şeyler hâline geldi. Kendimi bu duruma düşürmem.

Malûm süreçten sonra Türkiye’de gerçekleştireceğiniz bir proje veya sergi olacak mı?

2020’nin sonunda bir sergi hazırlığı içerisindeyim. Yoğun bir tempoda çalışıyorum. Fakat Covid-19 nedeniyle tabii pek çok şey belirsizliğini koruyor. Sergi dediğiniz başka zaman da yapılır. Önce sağlık olsun.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.