Ahlat Ağacı (2018): Aradığın Neyse Seni Bekleyen de Odur

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog çalışmaları bulunmaktadır.

“bizim de bir işçi şiir kitabı yazmıştı, şu dolapta olacaktı…” *

Çan Belediye Başkanı

Kasaba (1997) ve Mayıs Sıkıntısı (1999) filmlerinden sonra Ahlat Ağacı (2018) ile tekrar memleketi Çan’a dönen Nuri Bilge Ceylan, filmindeki başkarakteri Sinan’ı da (Doğu Demirkol) üniversite eğitimini tamamlatıp kendisi gibi Çan’a döndürüyor. Bu nokta önemli. Çünkü onca yönetmen ve senaristin, hikâyelerini kurguladıkları kasabalara sadece karakterlerini gönderdikleri bir temelsizlik meselesi, sıkça rastladığımız entelektüel tartışma konularından birisi olagelmiştir. Nitekim Kış Uykusu (2014) filminde Haluk Bilginer’in canlandırdığı ismi ile mülhem Aydın karakteri, tam da bu tartışmaların odağında yer alan bir temsiliyet öğesiydi. Bu meseleyi günümüz siyaset sosyolojisinin içerisine de derç edebiliriz. Toplumu en iyi kim tanıyor? Nuri Bilge’nin iyi tanıdığını kesinlikle söyleyebiliriz.

Yönetmenin sinematografisini oluşturma mantığı için kullanabileceğimiz kusursuzluk sıfatı, özellikle bu filminde bizzat kendisi tarafından bozuma uğratılıyor. Dijital kamera kullanımına ağırlık verdiği Ahlat Ağacı’nda kasıtlı yapılan devamlılık hataları, patlayan ışıklar, ansızın gelen fade-in(ler), kamera hareketleri çoğu kişi tarafından kendisine yakıştırılmamakta. Fakat yönetmenin adını filme koyduğu, biçimsizliğiyle özdeş ahlat ağacını hesaba kattığımızda bu kasıtlı hareketlerin sebepleri ile ağacın yapısızlığı birebir örtüşüyor.

Kentlileşmiş Taşralılar

Ahlat ağacı, Anadolu’nun hemen her bölgesinde kendi kendine yetişip meyve verebilen, kurak havaya dayanıklı yabani bir ağaçtır ve bu ağaç, yapısı gereği taşra insanını sembolize eder. Ünlü Rus yazar Maksim Gorki de kendi yazılarında Rus halkının taşralılığından doğma sert ve yabani yapısını benzeri öğelerle betimlemiştir. Ülkemizde ise Cumhuriyete geçiş ile birlikte gayrimüslim tebaanın oluşturduğu kent kültürü zamanla şehirdeki yerleşik müslüman soylu aileler tarafından sahiplenilmiş, bu temsiliyetin taşradan şehirlere başlayan göç dalgası ile değişime uğraması akabinde yepyeni bir “kentlileşmiş taşralı” kimliği ortaya çıkmıştır. Bu durum aslında bugünkü sosyoekonomik sınıfsal gerçekliğin de ta kendisidir. Bu nedenle taşrayı anlamak toplumun genelini de anlamaktır bir bakıma. Nuri Bilge Ceylan da bu nedenle taşrayı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.

Başkarakterimiz Sinan, Çan’dan çok uzaklaşmamış olsa da (Çan’a 65 km uzaklıktaki Çanakkale il merkezinde üniversite eğitimini tamamlamıştır) kendisini “kentli” kimliğine kaptırdığı bir aydınlanma döneminin içerisine girmeye zorlamıştır. Halbuki Çanakkale de İstanbul’un gözünde bir taşradır. Fakat gerçek aydınlanmanın ilk evresi kendi taşrasına dönmesi ile başlayacaktır. Bu noktada esaslı olarak baba (Murat Cemcir), destekleyici olarak ise öğrenilmiş çaresizlik modunda yaşayan anne (Bennu Yıldırımlar) figürleri devreye girecektir. Geçmiş nesille yeni nesilin kuşak çatışmasını ele alan Turgenyev’in önemli eseri Babalar ve Oğullar’daki Arkadiy Petroviç karakteri bir nevi Sinan’da vücut bulmaktadır. Kitaptaki baba figürünün, oğlu Petroviç’i zihnen tanınmaz hâle gelmesinden sorumlu tuttuğu Bazarov, bizim tarafta kent kültürünün zihinlerde gedik açtığı entelektüel huzursuzluğun tasvirinden başkası değildir. Sinan bu farkındalık zehrini, ilkokul öğretmeni olan babası gibi kentten ve üniversitedeki öğrencilik çırpınışları esnasında okuduklarından kapmıştır. Fakat iktisadın teorikliği, gerçek hayatın pratikliği ile örtüşmeyecektir.

“Oysa babası tüm kusurlarıyla birlikte kasabanın belki de en güler yüzlü ve sevecen insanıdır.”

Babası, yıllar boyu toplumun yerleşik prensiplerini ve otoritesini, su bulmaya çalıştığı bir kuyu üzerinden reddetmeye çalışmış olsa da, payına sadece iyiliğini düşündüğü halkının kendisi hakkında söylediği alaycı sözleri kalmıştır. Çünkü babanın oynadığı kumar bir kusurdur, üstelik boş boş icatlarla da uğraşmaktadır. Kapı gibi öğretmen kimliği dururken ona çizilen sınırdan bir adım dışarı atmaya çalışmış olması, kendisinin “yalnızlık” ile yüzleşmesine sebep olmuştur. Toplumda kusuru üzerinden hakkında tek konuşulan kişi de babadan başkası değildir zaten. Sürüye uyan herkesin hataları bir şekilde gece gibi örtülmüştür. Oysa babası tüm kusurlarıyla birlikte kasabanın belki de en güler yüzlü ve sevecen insanıdır.

Sinan bu gerçekliğin farkına bütün hikâye boyunca içinde yaşadığı varoluşsal sorunlar yüzünden varamamıştır. Yoksulluğun ahlaki değerleri çökertmesi, Sinan’nın kafasındaki baba imgelemeni iyiden iyiye küçülten nedenlerden birisidir. Bu varoluşsal çabayı, Sinan’ın yerel bir yazara (Serkan Keskin) pragmatist bir bakış açısıyla kafa tutmaya çalıştığı edebi münakaşasında, geçmişte hoşlandığını anladığımız kız ile (Hazal Ergüçlü) karşılaştığında taşrayı küçümser bir ifade ile yerip şehirlerdeki ışıltılı yaşamın da boş olduğunu söylerken düştüğü ikileminde, taşraya döndüğünde artık kendi dengi olmadığını görmekte olduğumuz arkadaşı (Ahmet Rıfat Şungar) ile arkadaşının geçmiş ilişkisi üzerine alaycı bir iğdeyişte bulunmasından dolayı ondan dayak yemesinde, köye yeni gelen imamın (Öner Erkan) Ebu Zerr El-Gıfari gibi farklı referansları ele alarak gelenekselleşmiş Ortodoks islam algısına karşı köyün mevcut imamı ile içtihad ve tefsirler üzerinden sürdürdükleri münazarasına nihilist bakış açısı ile dalmasında görebiliyoruz.

Nuri Bilge, baba karakterinin kuyu üzerinden Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşını, Sinan’da daha zor bir konu olan kitap yayınlama üzerine kurgulamıştır. Sinan’ın kitabı hakkında “sanrılarım aslında” dediği şey, Tolga Karaçelik’in Kelebekler (2018) filminde ele aldığı Freudyen bir çıkarsama üzerinden baba kavramına çekilen bir yoklaması gibi aslında. Baba; hem aile, hem iktidar/devlet hem de Tanrı/inanç kavramlarını sorgular. Tüm bu sorgulayış, filmin aslında kendisidir. Sinan karakteri ve Nuri Bilge Çan’a gelmiş, birisi kitabını ve diğeri ise filmini yayınlamıştır. Fakat o şehirde bu kitabı okuyan ve bu filmi izleyen belki de yegane kişiler Sinan ile Nuri Bilge’nin babalarından başkası değildir. Bu bir yenilgi mi yoksa farklı yollardan gidilerek aynı sonuca varmak meselesi midir?

Sinan’ın, kendisinin farkına varması, babasına ne kadar benzediğini anlaması ile sonuçlanmıştır. Nuri Bilge ise filmdeki kuyu metaforuna yönelik bir ifadesinde “Bir Müslüman ruhunu kurtarmak için kuyu kazar. Eğer hepimiz bir okul, bir kuyu ya da böyle bir şey bıraksaydık ne güzel olurdu, böylece hayat ardında bir iz bırakmadan sonsuzluğa geçmezdi,” diyerek hayatın içerisindeki tekamül hâlinin kendini kabullenmek ile başladığını düşündüğünü dile getirir. Doğrudur. Hayat bir arayış ve mücadele üzredir. Fakat Mevlana’nın da dediği gibi “Aradığın neyse seni bekleyen de odur.”

 

*Sinan’ın kitabını yayınlatmak için sponsor desteği istediği Çan belediye başkanının, bu konuda kurum olarak yardımcı olamayacağını Sinan’a açıklaması akabinde düşünsel bir faaliyete karşı bakış açısını teşhir eden sözleridir. Belediye başkanının Sinan’ı kendi ufkunca şehrin en çok kitap okuyanı olarak gördüğü kişiye yönlendirmesi, Mehmet Can Mertoğlu’nun Albüm (2016) filminde tanıştığımız tarih öğretmeni Cüneyt’e (Murat Kılıç) benzer bir karakter olan İlhami’ye (Kubilay Tunçer) rastlamamıza sebep olur. İlhami, bir taşra müteşebbisi; Cüneyt ise geçmişi ile bağı olmayan bir tarih öğretmenidir. İki karakterin de sahne fonunda yer alan içler acısı kitaplıklarında, kupondan toparlanmış eski bir ansiklopedi seti ve popüler market kitapları belirir.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.