76. Altın Küre Sinema Ödülleri ve Green Book (2018) Analizi

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog çalışmaları bulunmaktadır.

2019 yılının ilk büyük sinema ödülü olan 76. Altın Küre, sahiplerine kavuştu. 2018 yılının son çeyreğine damga vuran Bohemian Rhapsody, Green Book ve Roma gibi filmlerin ön plana çıktığı ödüllerde drama dalında Bohemian Rhapsody, komedi-müzikal dalında ise Green Book filmleri en iyiler olarak belirlendi. Oscar’ın habercisi olarak nitelenen Altın Küre’nin sahiplerinin aynı performansı Oscar’da sergileyip sergileyemeyeceği bilinmez ama sinema alanında ödül alanlara kısaca göz atmakta fayda var.

Not: TV (dizi, tv film, mini-dizi, performanslar) dalında verilen ödüller bu yazıda değerlendirilmemiştir.

Sinema Dalında En iyi Erkek Oyuncu: Rami Malek (Bohemian Rhapsody)

Mr. Robot (2015-2019) dizisi ile sükse yapan Malek’in, Freddy Mercury’i oynamayıp bizatihi onunla vücut bulması sonucu bu ödülü alacağı aslında belliydi. Oscar’ın da yine şüphesiz en önemli adaylarından.

Sinema Dalında En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mahershala Ali (Green Book)

Moonlight (2016) filminde canlandırmış olduğu Juan karakteri ile En İyi Erkek Yardımcı Oyuncu dalında Oscar’ı kazanan Ali, Green Book‘ta da işlenen eşcincellik ve siyahi meselesine benzer bir temaya sahip bu filmdeki rolü ile Altın Küre’ye uzanmış oldu.

Sinema Dalında En iyi Kadın Oyuncu: Glenn Close (The Wife)

13 kez aday gösterildiği Altın Küre’yi farklı dallarda 3. kez kazanan 80’li yılların efsane baş kadın yardımcı oyuncusu Glenn Close, yılların verdiği tecrübe ile artık Merly Streep’in olduğu ligte başrol olarak sıklıkla anılacaktır.

Sinema Dalında En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Regina King (If Beale Street Could Talk)

24 (2007) ve The Big Bang Theory (2013-2017) gibi televizyon projelerinden aşina olduğumuz Regina King, sinemada yer aldığı ilk ciddi projesi ile Altın Küre’ye uzanmış oldu.  Moonlight filmiyle Oscar kazanan yönetmen Barry Jenkins’in siyahilerin dünyasından Romeo-Juliet ilişkisine temas ettiği hikâyesi, yılın drama alanında dikkat çeken işlerden bir tanesi.

Komedi – Müzikal Dalında En İyi Erkek Oyuncu: Christian Bale (Vice)

Fiziki değişiklikler üzerinden role bürünmek konusunda tartışmasız bir numara olan Bale, bu sefer de sansasyonel ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’i canladırdığı rolü için 100 kiloya çıkarak ödüle uzanan yolu kolaylaştırmış oldu. Daha önce de Makinist (2004 – 55 kg), Batman Serisi (86 kg), Rescue Dawn (2006 – 61 kg), American Hustle (2013 – 103 kg) gibi filmler için vücudunu ciddi deformasyonlara uğrattığını hatırlatalım.

Komedi – Müzikal Dalında En İyi Kadın Oyuncu: Olivia Colman (The Favourite)

İngiliz dönem dizilerinin aranan yüzü Olivia Colman, yönetmen Yorgos Lanthimos ile The Lobster’dan (2015) sonraki ikinci buluşmasında ödüle ulaşmaya hak kazandı. Oyuncu, son dönemde The Crown dizisinde canlandırdığı Kraliçe Elizabeth II rolü ile adından zaten çokça söz ettirmekteydi.

Sinema Dalında En iyi Yönetmen: Alfonso Cuarón (Roma)

Her filmi ile farklı bir türün alanına giren Cuarón, bu kez tam da olması gerektiği dünyadan bizlere seslenerek ödülü haklı bir şekilde kazanmış oldu.

Sinema Dalında En iyi Senaryo:  Peter Farrelly, Nick Vallelonga (Green Book)

Anılardan uyarlama olan Green Book filminin senaryosu, Roma ve The Favourite gibi iki önemli rakibi arasından sıyrılarak bu dalda da ödüle hak kazandı. Her ne kadar filmi beğenen biri olsam da bu dalda aldıkları ödülün biraz tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum.

Sinema Dalında En iyi Animasyon: Spider-Man: Into the Spider-Verse

Wes Anderson’un Isle of Dogs filmine gideceğini düşündüğüm bu ödül ilginç bir şekilde Spider-Man uyarlamasına layık görüldü. Diğer örümcek akrabalarından farklı senaryosu ile sıyrılan film, ilk siyahi örümcek adamın hikâyesini bizlere sunuyor. Hâliyle akademinin ilgisini cezbetmesi şaşırtıcı olmasa gerek.

Yabancı Dilde En iyi Film: Roma

Sinemanın akademik ve entelektüel tartışmalarının mezesi hâline gelen yılın önemli filmlerinden Roma, Altın Küre’ye damga vururken yine yabancı dil dalında Oscar’a uzanacak en önemli aday olarak yerini pekiştirdi. Filme dair yazarımız Dilan Salkaya’nın analizini henüz okumayanlar için linkini paylaşmaktayım.

Roma (2018): Seni Çok Seviyoruz Cleo: https://www.art-his.com/roma-2018-seni-cok-seviyoruz-cleo/


Green Book Analizi

“Benim bir düşüm var: Günün birinde, Georgia’nın kızıl tepelerinde, eski kölelerin oğullarıyla eski köle sahiplerinin oğulları kardeşlik masasında bir arada oturabilecekler.”

Martin Luther King, Jr. – 1963

 

Bu yılın “ırksal mesele” kontenjanından beyaz perdeye dahil olmuş bir film olan Peter Farrely yönetmenliğindeki Green Book, ilk ödülünü Toronto International Film Festival’inden (TIFF) alarak Altın Küre’yi kucaklayacağının mesajını vermişti. Bu sayede belki de Oscar’a giden yola da bir adım önde girmiş bulunmakta.  Farrelly Kardeşler’in Salak ile Avanak (1994), Kingpin (1996), Ah Mary Vah Mary (1998), Me, Myself & Irene (2000) gibi slapstick komedi türüne yakın filmlerinden oluşan filmografisinden ilk sapma olarak görülebilecek Green Book, biyografik-drama türünde Peter Farrely’nin ciddi işler yapabileceğinin de bir kanıtı gibi.

Green Book her ne kadar geçmiş dönemlerde Altın Küre ve Oscar semalarında gezinmekte olan türdeşleri The Color Purple (1985), Cry Freedom (1987), Malcolm X (1992), 12 Years a Slave (2013), Selma (2014), Get Out (2017) gibilerinden meselesini ele alış ciddiyeti olarak ayrılmış olsa da, naif bir anlatım yolu ile ırkçı Güney’e seyahat etmeyi tercih etmiş görünüyor.  Filmle ilgili genel eleştiriler, senaryonun 1970’lerde yayınlanan Gene Wilder – Richard Pryor komedilerinden ve The Defiant Ones (1986) gibi filmlerden alıntılar içerdiği yönünde olsa da özgün bir film değil demek haksızlık olacaktır.

Green Book adını, siyahi sürücülerin özellikle Mason-Dixon hattında ırkçılık tehlikesinden korunarak seyahat etmesini sağlayan ve 1936-1966 tarihleri arasında her yıl yayımlanmış bir seyahat rehberi olan The Negro Motorist Green Book’tan alıyor. Bu rehber, mobil GPS’in henüz icat edilmediği dönemlerde ırkçı beyaz nüfusun yoğun yaşadığı Güney’e seyahat etmek durumundaki siyahilere yol ve yaşam kılavuzu oluyor. “Coloured people” tabelasını (hüviyetini) taşıyan otelleri tarif ederek ülkedeki ırkçılık meselesinin vahametini yoruma bile gerek bırakmaksızın teşhir ediyor.

Filmde, aslında Moonlight (2016) filmindeki atmosferden dolayı rolüne antrenmanlı olduğunu düşündüğüm Mahershala Ali ile dönemin yarı zencisi olarak görülmekte olan İtalyanları temsilen Viggo Mortensen uyumu ön plana çıkıyor. Bu uyum filmin seyirliğini arttıran en önemli unsurlardan. Hatta film finalinde, bu ikilinin keşke yeni maceraları olsa da izlesek tadını da bırakmıyor değil.

Fried Chicken Meselesi

Filmin ana karakterlerinden Don Shirley (Mahershala Ali), New York’taki ünlü konser salonu Carnigie Hall’un üst katında içinde taht bulunan bir dairede yaşayan, Rusya-Leningrad Konservatuarı mezunu ve besteleri Londra Filarmoni, ABD Ulusal Senfoni Orkestralarında çalınan; müzik, psikoloji ve litürji alanlarında toplam üç doktora sahibi bir siyahi. 60’ların elit beyaz toplumu içerisinde diğer siyahilerden sıyrılarak kendine yer edinmeye çalışan Shirley film boyunca “arafta” kalan bir dünya içerisindedir. Eşcinsel kimliği ve üstüne siyahi olması onu pek çok sorunun içinde debelenmeye maruz bırakır. Tüm bunların dışında ailesini geçindirmek için para kazanmak dışında derdi olmayan, kaba ama içinde masum bir çocuk taşıyan Tony Lip (Viggo Mortensen), beyaz toplumda bir delik açarak o boşluktan Don Shirley’i de içeriye sokmaya çalışacaktır. Fakat “fried chicken” betimlemesi üzerinden siyahi çağrışımlar kullanılan filmde sanatçı Shirley, beyazlar tarafından kabul görülebilecek genel imaja bir şekilde oturtulmaya çalışılıyor. Fried chicken meselesi yönetmen D. W. Griffith’in ırkçı Ku Klux Klan örgütünü yücelttiği 1915 tarihli The Birth of a Nation filminde, siyahilerin kaba sabalığına ve yoksulluğuna yönelik kullandığı bir metaforun, gündelik literatüre girmesi sonucu beyazların gözünde oluşan siyahi kavramına karşılık geliyor.

Konu aynı zamanda klasik “bir zenci bir beyaz, günün birinde yola çıkarlar” kıvamında ilerleyen bir yol hikâyesi olarak ele alınarak ve politik düzlemde siyahilerin oy kullanmalarının engellendiği 60’lı yılların iklimine girmemeye de özen gösteriyor. 1957 ve 1960 tarihli Vatandaşlık Hakları Yasalarının henüz hazmının gerçekleşmediği Güney topraklarında geçen hikâyenin büyük kısmı, aynı dönemin siyahilerinin sanatına yönelik temsiliyetlerde bulunan Tennesseeli beyaz şarkıcı Elvis Presley ve ressam Jackson Pollock’tan çok daha pasif. Film, bu tip sanatçıların başını çektiği itiraz ortamına sanatsal bir elitizm sahası üzerinden bakmaya çalışıyor. 1960’ların daha yaygın ve derinden hissedilen toplumsal devrimi için modeller oluşturan sanatçıların aslında Don Shirley’in de gerçek hayatta arkadaşı olma ihtimalleri üzerinde pek durulmuyor.

Altın Küre ödüllü senarist ve oyuncu Donald Glover’ın Childish Gambino mahlası ile seslendirdiği This is America’nın ırksal tartışmalar üzerinden ortalığı karıştırdığı 2018 yılında, aynı konulara klibin aksine daha naifçe değinen bir türdeşi olarak görülebilecek Green Book’u ancak sevgi, barış, kardeşlik dili olarak ele alırsak seveceğimiz aşikâr.

This is America Analizinin Linki: https://www.art-his.com/2018-yili-muziginin-ozeti-ve-this-is-america-analizi/

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.