Gone Girl (2014): Bir Tuhaf Evlilik

Mustafa Koca

Mustafa Koca Hakkında

86 yılı martında dünyaya gelmiş, üniversite eğitimini Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde almıştır. Bugüne kadar tiyatro ve film setlerinde asistanlıktan senaryo yazarlığına kadar birçok alanda çalışmış olup, şu an "film terziliği" diye tabir ettiği kurgu alanında faaliyetlerini sürdürmektedir. Ayrıca farklı mecralarda sinema üzerine analiz ve eleştiri yazıları yayınlanmıştır.

“Bir evliliğin temel soruları: Ne düşünüyorsun? Nasıl hissediyorsun? Biz birbirimize neler yaptık? Neler yapmaya devam edeceğiz?”. Bu sözlerle başlıyor hikâyemiz. Ne kadar yakın olursak olalım, yıllarımızı beraber geçirsek bile birbirimizi gerçekte ne kadar tanıyabiliyoruz? Topluma karşı her sabah odamızdan çıkarken giyindiğimiz maskeden, eşimizle birlikteyken ne kadar sıyrılabiliyoruz? Duygularımızı ifade etmekten ya da gerçekten yakınlaşmaktan neden bu kadar korkuyoruz? Hayatlarımızı yarattığımız personalara mahkûm mu ediyoruz?

Gone Girl (2014), bir polisiye-gerilim filmi olmasına rağmen ilk dakikasından itibaren bizi bu soruları sormaya zorluyor. Gone Girl, günümüzün “Amerikan Rüyası”yla başlayan, her şey harika giderken bir anda uçurumdan aşağı yuvarlanan bir evliliğin hikâyesi. Nedenlerini, nasıllarını sorgulamadan reyting ve popülarite uğruna insanların hayatlarını harcayan bir medya düzeninin hikâyesi. Son olarak hırslarımızın, karşı konulamaz dürtülerimizin ve konuşmak yerine adaleti intikamda arayanlarımızın hikâyesi.

Severek evlenen ama zaman içerisinde sevgisi giderek tükenen ve artık eşinden nefret etme noktasına gelen bir erkek, eşi birden ortadan kaybolursa ne yapar? Gone Girl, şimdiki zamanda olanları izleyiciye Nick’in (Ben Affleck) bakış açısından verirken hikâyenin arka planını kaybolan eşin yani Amy’nin (Rosamund Pike) tuttuğu günlüğü kullanarak onun gözünden göstermeyi seçiyor. Bu yöntem filmin uyarlandığı Kayıp Kız romanının, okuyucunun kafasını karıştırmak için başvurduğu bir teknik, filmde de gayet iyi çalışıyor.

Nick Dunne ve eşi Amy Elliot Dunne’ın hikâyesi bir New York partisinde tanışmalarıyla başlıyor. İki entelektüel New Yorklu yazar olarak ilişkilerinin başlangıcından itibaren kendilerini diğer çiftlerden ayrı bir yere koyuyorlar. Amy’nin bir kadın olarak, eşlerinin her isteğini yerine getiren erkekleri “dans eden maymunlar” olarak tanımlaması, karakter özelinde anti-feminist bir noktaya parmak basıyor. 2008’deki ekonomik kriz de hikâyede kendine yer buluyor ve ikisi de işlerini kaybediyorlar. Bu gelişme evliliklerinde de kırılmaya yol açıyor. Karşılıklı memnuniyetsizlikler ve ilgisizlikler bir anda gün yüzüne çıkıyor. Hepsinin üstüne annesinin kansere yakalanmasıyla Nick, Amy’ye sormadan doğup büyüdüğü Missouri’ye taşınmaya karar veriyor. Sonrasındaki büyük fırtına, filmi izleyecek olanlara kalsın. Fakat şimdiki zamana her dönüşümüzde şu soruyu sormadan edemiyoruz: Karısının evden kaçırıldığını düşünen bir adam nasıl oluyor da bu kadar rahat davranabiliyor? Acaba karısını gerçekten Nick öldürmüş olabilir mi?

Filmin orta yerinden itibaren karşı karşıya kaldığımız sürpriz dönüm noktası ve Nick’le Amy’nin neyi neden yaptığına dair filmden çıkarılabilecek birçok nokta var.  Bunu günümüzde giderek hissizleşen, materyalistleşen ve izole hâle gelen topluma ve ilişkilere, karakterler özelindeki psikopati ya da sosyopati gibi kişilik bozukluklarına, tek bir çocuk olarak büyümüş ve ailesi tarafından idealize edilerek yetiştirilmiş insanların üzerindeki baskılara ya da günümüzde medyanın sahip çıktığı insanları zombileştiren popülist sabun köpüğünden kaygılara yorabiliriz elbet.  Ama asıl sorun başta da ifade ettiğim gibi “anlaşabilmek” için yaptıklarımız ya da yapmadıklarımızda ve bu uğurda sakladığımız kirli sırlarda gizli.

Kadına Bakış

David Fincher bu zamana kadar çektiği filmlerde olduğu gibi (burada Panic Room’u dışarıda bırakmak doğru olur) yönetim olarak pürüzsüz bir film çıkarıyor ortaya. Baştan sona nefesimizi tutarak izliyoruz, görüntü yönetimi ve izleyicilere aktarılan karanlık atmosfer oldukça başarılı ama tüm bunlar filmin kusursuz olduğu anlamına gelmiyor, hem de hiç. Hem kitabın hem de filmin içeriğine dair birçok şey söylenebilir, ancak özellikle filmin kadına bakışının problemli olduğu bir gerçek. Kitabın okuyucuya verdiği final, filmin izleyiciye verdiği finalden farklı ve bu “büyük” fark, filmde erkek karakterin büyük bir fedakârlıkla aslında pek de hak etmediği bir kahramanlık seviyesine ulaşmasına neden oluyor. Filmin ve kitabın kadın karaktere bakışı ise Amy’nin adeta hata yapan her erkeği iğdiş eden bir erkek kâbusuna dönüşmesine neden oluyor. Diğer yandan hem kitapta hem de Gone Girl filminde kana susamış medyanın tüm temsilcilerinin, acımasız kadın karakterler tarafından temsil edilmesi gözden kaçmıyor.

Oyunculara gelince… En başta Ben Affleck’in bu rol için oldukça yanlış bir kast olduğunu düşünenlerdenim. New Yorklu bir popüler kültür yazarından çok şirketini kaybetmiş bir iş adamı izlenimi veriyor izleyiciye. Karakterinin soğuk ve duygusallıktan ırak doğasına rağmen, Ben Affleck’in her zaman bildiğimiz soğukluğu ve rolüne karşı olan yabancılığı bu filmde pek işine yaramıyor. Rosamund Pike ise görünüş olarak karaktere bire bir uysa da karakterinin dramatik kırılmasını vermekte yetersiz kalıyor ve filmin sonuna doğru bir oyuncu olarak dikkatli gözler için inandırıcılığını kaybediyor.

David Fincher’ın en büyük günahı ise başta bizi derin sorularla avucuna alan Gone Girl’ün bir süre sonra tamamen hikâye odaklı bir polisiyeye dönüşmüş olması. Her ne kadar ortaya her yönetmenin kolay kolay çekemeyeceği bir gerilim filmi çıkmış olsa da Fincher’dan beklediğimiz o başyapıtı bir kez daha bulamamanın tatminsizliğiyle kalkıyoruz filmin başından.

 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.