Nesimi Yetik ile Söyleşi: “Hep Kazanırsın Ey Çözümsüzlük”

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü'nde lisansını tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yeni medya ve çocuk alanında yüksek lisansına devam etti. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Hayal Perdesi gibi farklı basılı ve online mecralarda sinema üzerine yazıları yayınlandı. Cineritüel'de sinema üzerine yazmaya devam ederken, Mayıs 2019'dan bu yana Arter'in Öğrenme Programı'nı oluşturan ekiple birlikte çalışıyor.

Zan Şer Hiç (2003), Döşeğimde Ölürken (2008), 57. Berlin Film Festivali’nde DAAD Ödülü’nü kazanan Annem Sinema Öğreniyor (2006) gibi pek çok kısa metrajın yanı sıra bir belgesel projesi de gerçekleştiren Nesimi Yetik, ilk uzun metrajlı filmi Toz Ruhu’nu 2014 senesinde hayata geçirmişti. Başrolünü Tansu Biçer’in üstlendiği film festivallerde dikkat çekmiş, En İyi Film başta olmak üzere festivallerden ödüllerle dönmüştü. Yönetmenin ikinci uzun metrajlı filmi Dirlik Düzenlik (2020), 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Cahide Sonku ödülünü aldı ve yolculuğunu sürdürüyor.

Nesimi Yetik ile sinemaya dair bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Sinemanın tarihsel gelişim süreci içerisinde karşımıza çıkan pek çok tartışma başlığı var. Bunlardan birisi de sinemadan neyin beklendiğiyle ilgili. Çok gerçekçi, yalın, söze yaslanmayan, görüntülerin aktığı bir disiplin olabildiği gibi, büyük çekimlerin, prodüksiyonların, hikâyelerin ve efektlerin dünyası da olabiliyor sinema. Sizin sinemadan beklentiniz nedir?

Sinemadan beklentimi tek bir tarz, tür veya üslup üzerinden oluşturmuyorum. Gerek bir izleyici gerek film yapan biri olarak… Bir odanın içerisinde iki kişinin bitmek bilmeyen konuşmalarından oluşan bir film benim sinemadan beklentilerimi karşılayabilir. Cassavetes’in filmleri gibi mesela ya da Eric Rohmer’in, Hong Sang Soo’nun filmleri gibi. Bu yönetmenlerin filmleri prodüksiyonel olarak küçük yapımlar ama anlam ve duygu zenginliği olarak büyük prodüksiyonlar onların yanından geçemez.

Öte yandan büyük prodüksiyonlu görkemli filmler yapanlara bakalım; Coppola, Scorsese, Kubrick, Paul Thomas Anderson… Bu yönetmenlerin sinemasal zenginliğini kim reddedebilir ki?

İlk gruptakiler müzisyen olsaydılar oda müziği yapıyor olurlardı sanırım. Az ama sadık dinleyicileri olan müzisyenler olurlardı. İkinci gruptakiler ise stadyum dolduran ünlü rock grupları.

Bu tarzlardan birini diğerine tercih etmek elbette zevk meselesi. Ama ben ikisinden de zevk alıyorum. Bir gün sakince gidip küçük bir mekânda müziğin büyüsüne kapılıp rüyalara dalmak isteyebilirsiniz. Bir başka gün coşkun duygularla kalabalıklar içinde kendinizden geçmek isteyebilirsiniz. Benim için belirleyici olan -her iki tarz için de- filmlerin bende bıraktığı duygu ve anlam. Bunu film yapan biri olarak da söylemek isterim. Yalın filmler yaparak başladım sinemaya. İleride belki büyük prodüksiyonlu filmler yaparım. Burada belirleyici ölçüt anlamsal zenginliği kaybetmemek olacaktır.

Günümüzde şöyle bir noktaya geldik. Her şey artık bütünüyle versuslar üzerinden düşünülüyor. İki şey aynı anda var olamıyor ne yazık ki. İki şeyi birden sevmek mümkün olmuyor. Michael Jordan vs. Lebron James. Avrupa Sineması vs. Hollywood, Android vs. IOS…

Toz Ruhu’nun Metin’i, Betül Esener’le İstanbul’a geldiğinizde hayatınıza giren bir karşı komşuydu. Hayatın içinden bir karakteri ve hikâyeyi çıkış noktası almıştınız. Yeni filminiz Dirlik Düzenlik’in çıkış noktası nedir?

Dirlik Düzenlik’te çıkış noktamız birbirine çok yakın insanların ne oldurulabilen ne sonlandırılabilen ilişkileriydi. Bir anne ve onun iki yetişkin kızı. Bu üçlü sarmal ilişkideki çıkışsızlık, bizim için hikâyenin temel yapısıydı. Hep tekrar eden kavgalar, araya giren güzel neşeli anlar sonra yine kavgalar. Bir ileri iki geri sürüp giden ilişkiler. Cemal Süreya’nın dizesindeki gibi: ‘‘Hep kazanırsın ey çözümsüzlük.’’

Toz Ruhu, arabesk müziği seven bir erkek gündelikçiyi odağına alıyordu ve başarılı bir karakter filmiydi. Dirlik Düzenlik filminin odağında üç kadın, üç de hikâye var. Yine ruh hâlleriyle, anlarla yüklü, izleyici olarak karakterleri takip etmemizi arzu eden bir film mi izleyeceğiz? Biraz Dirlik Düzenlik’ten ve karakterlerden bahseder misiniz?

Evet, temel olarak Dirlik Düzenlik’in de Toz Ruhu gibi karakter/ler filmi olduğunu söyleyebilirim. Bunu devam ettirmek, derinleştirmek istedik. Toz Ruhu daha sessiz, içine kapalı, anların, ruh hâllerinin ön planda olduğu bir filmdi. Burada da anlar ve ruh hâlleri var ancak, buradaki karakterler daha eyleme yönelik yani filmde daha fazla aksiyon var. Fiziksel ve sözlü aksiyon daha fazla. O bakımdan Dirlik Düzenlik uzun diyalogların da olduğu konuşkan bir film. Toz Ruhu evin içine kapanık çocuğu, Dirlik Düzenlik konuşkan, hoplayıp zıplayan çocuk.

Dirlik Düzenlik, 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Cahide Sonku ödülünü aldı. Filmde Annem Sinema Öğreniyor’dan (2006) sonra tekrar annenizi izliyoruz. Annenizle çalışmak nasıl?

Harika bir duygu. Dirlik Düzenlik özelinde en mutlu olduğum şey bu. Annemin ve Betül’ün aynı filmde oynaması beni gerçekten çok mutlu etti. Filmimizin üç başrol oyuncusu annem Dudu Yetik, Asiye Dinçsoy ve Betül Esener Antalya’dan Cahide Sonku ödülü aldılar ve bu beni çok mutlu etti.

Sete gelirsek, annem ilk defa profesyonel bir ekiple bir uzun metraj filmde oynadı. Hepimizin elbette tereddütleri vardı. Ama o gerçekten profesyonel bir oyuncu. Sete hemen uyum sağladı ve diğer oyunculardan bir ayrıcalığı olmadan işinin gereklerini yerine getirdi. Dirlik Düzenlik’ten sonra “Boyalı da Saçların”da da oynadı. Annem oyunculuğu çok seviyor ve onunla film yapmak beni çok mutlu ediyor.

Edebiyatı sizi besleyen önemli bir disiplin olarak konumlandırıyorsunuz. Okumak kadar yazmayı da sevdiğinizi söyleyebilir miyiz? Hayata geçmeyi bekleyen senaryolarınızın sayısı çok mu?

Yönetmen olmak çocukluk hayalim değildi. Yazar olmaktı çocukluk hayalim. Sinemayla hayalini kurabilecek kadar bir ilişkim olmadı. Üniversite yıllarımda tanıştım sinemayla gerçek anlamda. O zamana dek, hep bir masanın başında kitabımı yazarken hayal ettim kendimi. Sonra sinemayla tanıştım ve çok sevdim. Ama edebiyatla olan içsel bağımı hiç koparmadım. Ot Dergisi’nde yazıyorum bu aralar. Belki konuşmak için erken ama bir öykü dosyası üzerinde çalışıyorum. Sinemaya ayırdığım mesaiyi azaltmadan edebiyatı da yazmayı da hayatımda var etmeye çalışacağım. Senaryolara gelirsek evet epey senaryo var, hem Betül’ün yazdıkları hem benim yazdıklarım ve ortak yazdıklarımız…

Seneler önce Cine5’te bir kısa film programı hazırlayıp sunmuştunuz. Kısa filmin hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz?

Bu soruda çok güzel bir tecahül-i arif var. Bu ülkede hangi şey için ‘‘Hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musunuz?’’ diye sorulsa, biliriz ki o şey hak ettiği değeri asla görmemiştir. Kısa film hak ettiği değeri görmedi, görmüyor. Belki beni karamsar bulacaksınız ama ben artık uzun metraj hak ettiği değeri görüyor mu olarak da sormaya başladım soruyu. Filmlerimiz festivallere gidiyor. Atılan üç beş tweet, şıpınişi puanlamadan öte bir şey yok. Ne incelikli yazılmış bir eleştiri ne düzgün bir söyleşi… Ya abartılı bir hayranlık ya ölçüsüzce, düşmanca yerin dibine batırma. Yine versuslar yine uçlara savrulma… Ya hayran olacaksın ya nefret edeceksin. Oysa en sevdiğimiz filme karşı da eleştirel mesafemizi koruyabilmeliyiz. Ya da tersinden, sevmediğimiz bir filmin güzel bir sahnesini, başarılı bir oyuncusunu görebilecek sağduyuyu kaybetmemeliyiz.

“Sinemacı”nın para kazanmak için farklı işler yapması, örneğin bir reklam ya da tanıtım filmi çekmesi günümüzde sanat ahlakı içerisinde değerlendirilen, tartışmalı bir konu. Oysa sinemacının da hayatta kalabilmek için para kazanması gerekiyor. Siz hangi görüşe yakınsınız?

Ben kişisel olarak reklam, tanıtım filmi gibi şeyleri çok az yaptım. Eğer bir gün biri bana gelip sinemacının reklam ya da tanıtım filmi çekmesinin sanat ahlakı açısından doğru olmadığını söylerse o insan için üzülürüm. Muhtemelen hayat hakkında hiçbir şey bilmiyordur. Öğrendiği şeyleri de büyük olasılıkla bazı slogansı yazıları okuyarak, dinleyerek öğrenmiştir.

Herkesçe bilinen çok temel bilgileri tekrarlayacağım. Sinema pahalı teknik aletlerle üretilen, nitelikli insan emeğine ihtiyaç duyulan bir sanat dalı. Ve bu aletleri kullanabilmek, bu nitelikli emeği filminize değer olarak katabilmek için çok paraya ihtiyaç var. Bu çok net. Joseph Losey’in bir sözü var: ‘‘Film bir köpektir; başı ticaret, kuyruğu sanat. Ancak kırk yılda bir kuyruk köpeği sallayabilir.’’

Yani şimdi siz benim hem bu yüksek teknoloji ve emeğin hakkını ödeyecek parayı bulup film çekmemi istiyorsunuz hem de bu parayı reklam, tanıtım filmi falan çekmeden yani ticaret yapmadan bulmamı bekliyorsunuz. Yani bir yönetmen bütünüyle ticari kuralların işlediği sinema dünyası için ticari olmayan bir yoldan para bulup film çekecek. Aynı zamanda kendi geçimini de ticari olmayan yollarla sağlayacak. Fonlarla, desteklerle film çekmekten söz edilecektir. Ama o fonlardan gelen paralar da bazı kriterleri yerine getirmenizle mümkün ki ahlaki açıdan bunlar da tartışmaya açılacak konular. Dünya üzerinde üretim ilişkileri kökten değişmediği sürece sinemacının ya da bir başka meslek sahibinin bu çelişkilerden kurtulması mümkün değil. Ki bu ahlaki sorunlar sinemacının değil dünyadaki her meslek sahibinin sorunu. Eğitim giderek özelleşti ve bu temel ihtiyaç. Bu alanda çalışan insanlar, özel kurumlara geçiyorlar. Yani hocalar, profesörler, parayla eğitim veren kurumlara gidip çalışıyorlar. Böyle bir dünya düzeninde sadece sinemacının reklam çekmesinin ahlaki sorun olarak görülmesi epey ilginç olur sanırım. ‘‘Yanlış hayat doğru yaşanmaz.’’ diyor ya Adorno. Bunu bütün hayat üzerinden düşünmek gerek.

Mabel Matiz’in “Boyalı Da Saçların” şarkısı için kısa film tadında bir klip çektiniz. Mabel Matiz ile çalışma, klipteki hikâyenin ortaya çıkma sürecinden bahseder misiniz?

Dirlik Düzenlik’in bir sahnesinde Mabel’in ‘‘Ya Bu İşler Ne’’ şarkısını kullanmak istedik. Yollarımız bu vesileyle kesişti. Dirlik Düzenlik’in çekimlerinden sonra bir gün telefonuma bir mesaj geldi. “Boyalı da Saçların”ın klibi için böyle bir araya geldik. Klibin öyküsünü Veysel Kaya yazmıştı. Açılan yarışmaya gelen başvurular arasından seçilmişti Veysel’in öyküsü. Betül Esener ve ben bu öyküyü senaryolaştırdık. 2019 Mayıs’ının sonunda da İnegöl’ün Sultaniye Köyü’nde klibin çekimlerini gerçekleştirdik.

Bir söyleşinizde “Anlatamadığım filmleri dönüp izliyorum,” diyorsunuz. Hangileri bu “anlatamadığınız” filmler?

Cassavetes’in tüm filmleri mesela, Lucretia Martel, Andrea Arnold, Kelly Reichart, Alejandro Jodorowsky, Hong Sang Soo filmleri, Mike Leigh, Eric Rohmer, Werner Herzoglar, Philippe Grandriuex, Miguel Gomes, Carlos Reygadas, Coen Biraderler, Safdie Biraderler, Harmony Korine…

Nesimi Yetik

Annem Sinema Öğreniyor kuşak farkına da değinen bir filmdi. Sizin kuşağınız, sizden önceki sinema kuşağını nasıl değerlendiriyor?

Bizden önceki kuşak cesaret vermiştir bize. Ki bu çok önemlidir. Sinemanın sadece büyük imkânlarla, büyük paralarla yapılabileceği ön kabulleri onların çok küçük imkânlarla yaptıkları iyi filmlerle kırılmıştır. Sadece işin ekonomik tarafıyla değil. Hikâyelerin de büyük ve görkemli olmak zorunda olmadığını, çok küçük fikirlerin iyi işlendiğinde birer mücevhere dönüştüğünü yine bizden önceki kuşağın filmlerini izleyerek öğrendik. Bize düşen de bunların üzerine kendi karakterimizi ve farklılıklarımızı koyarak üretmek sanırım.

 

 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.