Dönüşen Karakterler Üzerinden Dizilere Yolculuk

Artun Bötke

Artun Bötke Hakkında

2008 yılında İTÜ Makina Mühendisliği'nden mezun olup mesleğini bu alanda hâlen sürdürmektedir. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif gibi internet sitesi ve dergi mecralarında sinema üzerine çok sayıda düşünsel, eleştirel yazıları ve denemeleri yayınlanmıştır. Bir karalama defteri olarak gördüğü artunbotke.com isimli blog çalışmasında ise farklı konularda yazılarını paylaşmaya devam etmektedir.

Kurmaca bir hikâye, kabaca bir(kaç) karakterin başından geçen olaylar olarak belirtilebilir. Bu olaylar sürerken söz konusu karakter(ler) bir dönüşüme uğrar. Fiziksel olmasından daha öte ruhsal olan bu dönüşüm sürecine ‘karakterin yolculuğu’ denir.

İlk modern kurmaca olarak nitelenen Odyssey’den beri çoğu (edebiyat, sinema, tiyatro, bale, opera, vb.) yapıtta ana karakterin ya olgunlaştığı, ya fiziksel bir dönüşüm geçirdiği, ya yaşam koşullarının değiştiği ya da bunların kesişimi/birleşiminden nasiplendiği görülür. Bu yazıda izlemekte olduğum veya bitmiş dizilerden yola çıkarak biraz bu kavramı eşelemeye, böylece bu dizilere değinerek karakterlerinin öykü akışındaki değişimlerine odaklanmaya çalışacağım.

Önce ters köşe bir filmden uyarlanan bir diziden başlayalım. Coen kardeşlerin karın beyazlığıyla boyanmış kara filmleri Fargo’nun (1996) alemet-i farikalarından biri de filmdeki olayların, ana karakter olan polisin hayatına etki etmemesidir. Hamile polis memuru Marge, sadece görevini yerine getirmenin huzuruyla sıcacık evindeki kocasının yanıbaşındaki yerine geri döner. Filmin başta mizah ve cinayetin iç içe geçmesi özelliği olmak üzere ana unsurlarını ödünç alan Fargo (2014-…) ise ilk sezonunda filmin sadece bu özelliğini almaz. Sezonun başında yapayalnız olan polis memuru Molly, finalde evli ve hamiledir. Sonraki sezonlarda bu kadar göze batmasa da sezonların zeki polis memurlarının hayatları kısmen değişime uğrar.

Fargo gibi filmleri ve The Wire (2002-2008) gibi belli ana karakter(ler)i öne çıkartmayan dizileri bir kenarda tutarsak bir dizinin kalitesi, ana karakter(ler)inin ‘yolculuğunu’ önemsemesi ve hikâyesinde bu yolculuğa da yer vermesiyle doğru orantılı olarak artıyor.

Önceliği yılın popüler dizisi The Handmaid’s Tale’e (2017-…) verelim. Anti-feminist, faşist Ginead hükümetinin başarılı komutanlarından birinin damızlığı olan June, dizinin başında adını bile söyleyemezken sezon sonunda verilen emirlere itaat etmemeye ve her şekilde başını dik tutmaya başlar. Dizide önemli bir yer kaplayan June’un iç konuşmaları ve geçmişe dönüşler sayesinde manevi yolculuğunu daha iyi kavrarız.

Bu yıl finalini yapan Girls (2012-2017) üniversiteden yeni mezun Hannah’nın ergenlikten yetişkinliğe geçişini aktarır. Bu geçiş; çoktan tamamladığı fiziksel büyümeyi değil, bir yetişkin olmanın bilincine varma, bunun getirdiği sorumlulukları tanıma ve sahip çıkmayı kapsar. Hannah’nın geçirdiği bu süreci; yaptığı hatalar, verdiği tepkiler, yakın çevresiyle ilişkisi ve bunların yazın hayatına etkisiyle biz de takip ederiz.

Çoğu kişinin 21. yüzyılın en iyi dizisi olarak gördüğü Mad Men’de (2007-2015) esas olarak, başkarakter Don Draper’in ruhani ve kimi zaman da fiziksel yolculuğunu takip ederiz. Geçmişini de geri dönüşlerle öğrendiğimiz Don, bazı bölümlerde günlük hayatına ara verip ortadan kaybolur ve kişisel bir yolculuğa çıkar. Bu yolcuklarda dinlenirken bir yandan da düşünür. Dizideki önemli dönemeçler de bu yolculukların sonuna denk gelir, tıpkı finalde olduğu gibi.

Soğuk Cinayetler ve Nordik Noir

İskandinavya’nın soğuk ikliminde gerçekleşen soğuk cinayetleri anlatan Nordik Noir türünü popülerleştiren Forbrydelsen’de (The Killing – 2007-2012) esas polisimizin gündelik hayatını cinayetlerin çözüm süreciyle beraber takip ederiz. Çoğu zaman da bu iki anlatı birbirine karışır ve sonuçta hangisinin hangisini daha çok etkilediğini anlayamayız.

Aynı türün en güncel örneği olan Bron/Broen (2011-… ) de bu şablondan ilerler. Başroldeki Saga, Martin’in karakterleri ile günlük yaşamları, katili bulma sürecini doğrudan etkilerken çözdükleri vakalar da onları değiştirir.

Keza gelmiş geçmiş en popüler dedektifin modern versiyonu olan Sherlock‘un (2010-…) kitaplarından en önemli farkı, vakaların çoğunun birebir Holmes’un kişisel hayatıyla ilişkili olması ve böylece Benedict Cumberbacht’ın oynadığı karakter hakkında çok daha fazla şey bilmemizdir.

Modern Komedilerin Atası Seinfield

Biraz da komedi dizilerine bakalım. Modern komedilerin atası olan Seinfeld (1989-1998) belki hiçbir şey hakkındaydı ama Jerry Seinfeld karakteri oldukça iyi yazılmıştı ve 10 sezon boyunca arkadaşlarıyla beraber onun da değiştiğini hissediyorduk.

Seinfeld‘in daha gerçekçi ve hatta belgeselvari versiyonu olan Louie‘nin (2010-…) güzelliği ise diziyi yazan, yöneten, kurgulayan ve oynayan Louis C.K.’in basit, sıradan ama önemli anları, konuşmaları, düşleri ve durumları olduğu gibi ekrana yansıtabilmesidir. Hayatın sıkıcı detaylarının kimi zaman karakteri nasıl motive ettiğini ve hatta dönüştürdüğünü böğrümüze oturan garip bir hissiyatla izleriz.

Altı kişilik bir arkadaş grubunun komik maceralarını izlediğimiz Friends’te (1994-2004) her karakterin bazen isteyerek, bazen de zoraki olarak deneyimlerinden dersler çıkarıp olgunlaştığını izleriz. Rachel’ın çalışmayı ve parasını idame etmeyi öğrenmesi bunun ilk ve en bariz örneğidir.

Friends geleneğini devam ettirmeye çalışan ama tökezleyen How I Met Your Mother (2005-2014) ve The Big Bang Theory’de (2007-…) ise karakterler kendilerini geliştirmezler veya bir gelişim sürecine girmezler. İki dizinin taşıyıcı karakterleri olan Barney ve Sheldon ilk ve son bölümler arasında hemen hemen hiç değişmezler. Bu da dizileri sunileştirip kaliteyi düşürür.

Buna karşılık Love (2006-…), You’re the Worst (2014-…) ve Silicon Valley (2014-…) gibi alternatif komedi dizilerinde mizah, karakterlerinin değişim sürecinde karşılaştıkları absürt durumlardan üretilir genelde. Gerçek hayattaki gibi bireyler hayatla mücadele eder. Kimi zaman yenilse de bir şekilde ileri gitmeyi başardıkları engellerle karşılaşırlar. Love’da Mickey’in alkol ve seks bağımlığı, You’re the Worst’te Gretchen’ın ağır depresyonu ve Jimmy’nin megalomanlığı, Silicon Valley’de fon bulunamaması veya kullanıcıların uygulamayı anlamaması bariz örneklerden başlıcalarıdır.

Geçen yılın favori mini dizilerinden The Night of (2016), ana karakteri Naz’ı başlarda etliye sütlüye dokunmayan, çalışkan bir öğrenci olarak tanıtır. Lakin bölümler ilerleyip finale geldiğimizde Naz artık bambaşka biridir. The Night of’un en önemli özelliği, bir araya gelmesi normalde olası olmayan farklı karakterleri bir cinayet davasında toplayıp her birinde oluşan ufak ya da büyük değişimleri tüm sahiciliğiyle göstermesidir. Sadece Naz değil, savcıdan Naz’ın avukatına ve aile fertlerine kadar her karakter kendi yolculuğuna çıkar.

Bu yılın başında izlediğimiz Legion’ın (2017-…) bazı bölümleri tamamen ana karakteri David’in bilinçaltında geçer. İlk sezon boyunca David ile beraber, kendisinin kim olduğunu anlamaya çalışırız. Sanırım karakter tanıtma konusunda bu kadar derine inen nadide işlerden Legion.

National Geographic’in ilk dramatik dizisi olan Genius (2017-…) genelde vasat bir yapım olsa da Albert Einstein’ın düşüncelerini bir nebze olsun nesnelleştirebildiği için takdiri hak ediyor. Böylece fiziği tamamıyla değiştiren o fikirlerin Einstein’ın hayatındaki yerine ve ona hissettirdiklerine daha iyi vâkıf olabiliyorduk.

Bu kadar yabancı dizinin ardından finali yerli bir diziyle yapalım. Berkun Oya’nın bir oyunundan kendisinin uyarladığı mini dizi Masum (2017), takip ettiği polisiye vakada cinayetlerle beraber karakterlerinin geçmişini de eşeliyordu. Harika oyuncu kadrosunun da desteğiyle dizideki olayların karakterleri ne kadar değiştirdiğini şaşkınlıkla izledik.

Yukarıda bahsedilen çoğu diziyi birer uzun süreli film olarak adlandırabiliyorsak eğer, bunun sebeplerinden biri de senaryolarına verilen önem ve özendir. İyi bir senaryonun ya da genel bir ifadeyle öykünün nüvesi de başkarakterinin gerçekçiliği ve tutarlılığındadır. Hikâye süresince fiziksel ya da ruhsal olarak kendi odysseyini tamamlayan başkarakter sayesinde biz de sanal olarak bu yolculuğa çıkarız. Tıpkı onun gibi biz de dönüşürüz. Zaten sanatın da güzelliği bu değil midir? İnsanı yerinden kıpırdatmadan değiştirebilme gücü…

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.