Yitik Ülke’nin Sözcükler Ormanında Kadir Aydemir

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü'nde lisansını tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yeni medya ve çocuk alanında yüksek lisansına devam etti. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Hayal Perdesi gibi farklı basılı ve online mecralarda sinema üzerine yazıları yayınlandı. Cineritüel'de sinema üzerine yazmaya devam ederken, Mayıs 2019'dan bu yana Arter'in Öğrenme Programı'nı oluşturan ekiple birlikte çalışıyor.

Yazma tutkusunu bir lanet olarak tanımlayan, Yitik Ülke Yayınları’nın kurucusu ve genel yayın yönetmeni Kadir Aydemir, şair ve yazar kimliğinin yanında üç sayı çıkan, ilk haiku şiir dergisinin de (Haikum) yaratıcısı. Gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbette Yitik Ülke’nin en organik ve güncel projelerinden, yayıncılıktan, kitaplardan ve her sanat dalının bir gün mutlaka besleneceği şiirden konuştuk.

Keyifle okumanızı dileriz.

-Öncelikle Yitik Ülke’yi 1997’de bir blog olarak var eden sizden başlayalım. “Okumak, yazmak kaderimdi benim.” diyecek kadar okuma tutkunu Kadir Aydemir kimdir?

1977’de, İstanbul’da doğdum. Eğitimimi İstanbul’da aldım. Daha çok şiir yazıyorum, şiir ve kısa öyküler. Birçok alanda çalıştım ama en son beni mutlu eden şeyin yazmak ve yayınlamak olduğunu keşfetmemle birlikte bu alana yoğunlaşmaya karar verdim. On yıla yakın Cumhuriyet gazetesinde çalıştım. Orada hem editörlük hem redaktörlük yaptım. Öncesinde de yazmak ve yayınlamak üzerine çabalayan birisiydim. Şiirlerim, bazı ödüllerim, fanzin ve internet sitesi çalışmalarım vardı. Süreç kendi kendine dergiden internete, internetten yayınevine evrildi. Bir sürü zorlukları aşarak, mücadele ederek hikâyemizi sürdürüyoruz. Kendimden ziyade yayınevi için çabalıyorum. Başkalarının düşlerini kitap hâline getirmek kendimden daha önemli benim için. İki yüz elli dört kitaba ulaştık şu anda. Yeni katılım ve projelerle büyümeye devam ediyor Yitik Ülke.

Kadir Aydemir

-Bugün mevcut yayınevleri ile kıyas yaparsak Yitik Ülke’nin en büyük artısı nedir?

Biraz sosyal bir yayınevi kurmaktı amacım, insana ve hayata dokunan bir yer. Ben çok dışarıdan bakamıyorum ama kitap alan her okura küçük poşetlerde ağaç tohumu hediye ettiğimiz tohum kampanyamız için özel diyebilirim. Okullara ve kütüphanelere destek olmak, köy okullarına projeler yapmak, kitabın gücünü kullanarak daha çok insana dokunabilmek, insanların okuma kültürünü güçlendirip kitap okuma oranını arttırmak Yitik Ülke’deki amaçlarımızdan. Bunlar “fark” olarak adlandırılabilir belki sizin deyiminizle, ama benim için hepsi olması gerekenler. İleride belki bir mekân da açarız veya bir kitapçı. Hiç belli olmaz, hayal kurmaya devam etmekten yanayım.

-“Ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük.” cümlesini sıklıkla duyuyoruz. Gerçekten çok mu düşük? Elimizdeki reel veriler ne söylüyor?

Yayıncılar Birliği yıllık verileri paylaşıyor. Düşük ama umutsuz bir durum değil. Okuma oranının düşük olduğunu bir ilçedeki kitapçı sayısına bakarak anlayabiliriz. Anlamadığım, okuma oranlarına ders kitapları da katılıyor. Benim için önemli olan edebiyat ve diğer türler. Ancak bunu aradan seçip almak çok zor.

-İçerik bir yana, görsel sunuma yayıncılıkta ne derece önem veriyorsunuz?

Kapak çok önemli, bizim kişiliğimizi yansıtıyor. Kapak tasarımlarımızın büyük çoğunluğu Savaş Çekiç tarafından yapılıyor. Üstat, yayınevinin ilk kitabından beri bizimle. İlk günden beri karakteristik bir yapısı var Yitik Ülke ’nin. Okurun gördüğü zaman kitabın bize ait olduğunu söyleyebilmesi çok güzel. Biraz da sıra dışı kapaklar üzerinden gidiyoruz. Algıyı bozup şaşırtan kapaklarla çıkış yapmayı önemsiyoruz.

-İlk yazarlara destek verme kriterleriniz nedir?

Elimden geldiğince hepsini inceliyorum, okuyorum. Benim yetişemediğim durumlarda editörler yardıma koşuyor. Her yıl en az dört beş yazarın ilk kitaplarına destek veriyoruz. Bu, şiir, öykü ve diğer dallarda olabiliyor. Yazarın Türkçeyi kullanma biçimi, dili kullanma olanakları yüksekse ve neyi neden yazdığının farkındaysa, yaratıcı ve ilgi çeken bir dosyası varsa türü ne olursa olsun yayınlamaya çalışıyoruz. Bizim gibi küçük, butik yayınevleri için ayakta kalmak, yaşamak çok zor. Kitap seçiminde çok dikkatli olmalıyız. Basamak gibi düşünün, ayağınız boşluğa gittiği zaman düşebiliyorsunuz. Üzerinde çok çalışıyoruz o yüzden seçtiğimiz dosyaların. Bir kitabın hazırlığı en az altı ay sürüyor bizde. Yayınevi ayakta kaldıkça yeni yazarlara destek olma fikrini sürdüreceğim.

-İlk kitapların çok olması da Yitik Ülke’nin bir farkı diyebilir miyiz?

Tabii, ilk kitaplar çok var bizde. İlk kitaplar kalıcı olanlardır bir de.

-Öte yandan riskli de.

Riskli ama o yüzden yayınevleri çok farklı kategorilerde yayın yapmaya çalışıyor. Edebiyatı desteklemek için zaman zaman edebiyat dışı kitaplar; yemek, sinema, gezi, kişisel gelişim, hobi gibi türleri de basıyoruz. En son şarap kültürü üzerine kitap bastık. Tarih kitapları bastık. Şimdi Dünya klasikleri dizisi başlattık. Küçük Prens’le başladık, ikinci kitap Kafka oldu. Yakılmamış Öyküler diye bir kitap. Bu günlerde de Küçük Kara Balık çıktı Samed Behrengi’nin. Şimdi yeni klasikler hazırlıyoruz. Şiiri, öyküyü, romanı yaşatabilmek, genç yazarlara daha çok fırsat verebilmek için yayınevinin ayakta kalması, okunan kitaplara sahip olması lazım. Aslında bütün çabamız bunun için.

-Son dönemde en çok yankılanan projeniz Kedi Öyküleri oldu. Sizce neden bu kadar çok sevildi?

Takipçi ve okurlarımızla aile gibiyiz. Takipçilerimiz bir anda bir yazılarıyla kitaplarımızda yer alabiliyorlar. Yitik Öykü, 80’lerde Çocuk Olmak, 90’lar Kitabı gibi birçok derleme kitabımızda bunu yapmıştık. Kedi Öyküleri’ni de duyurduk, takipçi ve okurlarımıza çağrı yaptık. Hem gelen öyküler arasından seçtik hem de kendi yazar arkadaşlarımızdan öyküler rica ettik. Kırk dört yazarımız oldu sonra. Kedi Öyküleri iki yıllık bir çalışma sonucunda ortaya çıktı. Tatlı ve şirin bir konu. Aynı zamanda da bir duyarlılık yaratıyor hayvanlara, doğaya dair. Katılımcı kitap olduğu, farklı imzalara ilk kez yer açtığı için de çok sevildi.


-Okurlara küçük poşetlerde tohum hediye ettiğiniz “tohum projesi”, aslında sayfalara dönüşen ağaçlara bir saygı duruşu niteliğinde. Biraz bahseder misiniz?

Tohum projesi çok tutuldu hatta bugün postadan bir paket geldi. Bir okurumuz (Asuman Şencamlar) yollamış. Tohum dolu. (Açıp gösteriyor.) Zerdali tohumları, erik, vişne, iğde, kabak… Bizim için toplamış. Biz bunları paketleyip kitap fuarlarında okuyuculara veriyoruz, hediye ediyoruz, satılan her kitabın içine mutlaka koyuyoruz. Çoğu okur çok şaşırıyor.  Okurlarımızın da zamanla bize tohum yollamaya başlamasıyla proje bir geri dönüşüm işine dönüştü. Her gün onlarcasını çöpe attığımız tohumlara bir farkındalık yaratıyor ve onları yaşatıyoruz. İzmir Kitap Fuarı’nda da mesela en az otuz pil getirene kitap hediye ettiğimiz başka bir projemiz var. Onlarca öğrenciye kitap hediye ettik.

-Bir söyleşinizde “Kitabın serüveni, yolculukla birlikte başlıyor.” demişsiniz. Kitapların tozlu raflarda yıllanması yerine elden ele dolaşmasını tercih ediyorsunuz diyebilir miyiz?

Ben paylaştıkça mutlu oluyorum. Elimizde binlerce kitap var. Her yayınevinin deposu da böyledir. Onların orada sararmasındansa insanlarla buluşması veya her basılan kitabın bir miktarının yeni ve genç okurlara ulaşması beni de karşı tarafı da mutlu ediyor.

“Bitmeyen bir nehir gibi bu şiir.”

-Aynı zamanda bir şair ve haiku yazarısınız. Yitik Ülke olarak bastığınız sayısız şiir kitabı da şiire verdiğiniz önemi gösteriyor. Peki nedir bu haiku dediğimiz biçim?

Sadece haiku çalışan çok az şair var Türk Edebiyatı içinde. Teknik olarak çok bilinen bir şiir değil. Japon şiir biçimi olan haikular, lirik doğa şiirleri. Maniye çok yakın ama doğayı anlatan bir şiir. Bazı tipik kuralları var. En büyük kural, bu kuralları öğrenip unutmak. İçinde acı ya da insanın dertleri yok. Çok sevdiğim ve mutlu olduğum bir şiir tarzı. İlk şiir kitabım haiku şiir kitabıydı; Sessizliğin Bekçisi. Sonra Soğuk Yazgı’da da kitabın yarısında haiku vardı.  Keşke daha çok yazabilsem ama bu şiiri doğayla iç içeyken yazmak gerekiyor. Kentteyken gönül rahatlığıyla yazamıyorsunuz. O yüzden yolculuklar yapmaya çalışıyorum. Yazın doğayla iç içeyken kışın ise okumalar yapıyorum. Bitmeyen bir nehir gibi bu şiir. Tavsiye ederim genç arkadaşlara, insana iyi bir disiplin sağlıyor.

-Hiç şiir üzerine ders verdiniz mi?

Haiku üzerine seminer vermiştim yalnızca bilgi paylaşma amaçlı. Ben kitap okuyarak yazmayı öğrendim. Şiir dersi verdiğim olmadı. Verseydim muhtemelen doğaçlama, sohbet tadında bir şey olurdu. Kurs gibi olmazdı. Atölyelerin ve kursların temeli de sohbet aslında. O kişinin deneyimini paylaşıp ondan fikir almaya çalışıyorsunuz. Oradan çıktığınız anda büyük bir şair olmuyorsunuz, işin o kısmı büyük bir emek ve yolculuk istiyor.

“Sinema, şiirin görsel hâli.”

-Sinema ve edebiyat arasındaki ilişki hakkındaki fikirlerinizi de almak isterim. Aydınlanmanın, kitaplar aracılığıyla gerçekleştiğini düşünen bir yazar, şair, yayıncı olarak, sinemanın bu anlamdaki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Resim, heykel sergisine gitmeden, film izlemeden, tiyatroda bulunmadan, okumadan neyi nasıl anlatacaksın, nasıl şekillendireceksin? Şiir ve öykü tüm bunların bileşkesi. Algı ve kavrama yeteneğinin özü adeta. Sinema da aynı şekilde. Müthiş bir güce sahip. Buñuel, Fellini, De Sica, Angelopoulos çok sevdiğim yönetmenler. Zaten sinema, şiirin görsel hâli. “Görülen şiir.” Uzak Doğu filmlerini çok severim, özellikle 1950 ve 60’lı yıllardaki samuray filmlerini, bilim kurgu türünü sık izliyorum. Metinleri o kadar güçlü ki, kitap okumuş gibi mutlu oluyorum, zihnim açılıyor. Transformers’ın ilk filmi sinemaya geldiği zaman duygulanmış ve ağlamıştım. Onu unutamıyorum.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.