Yükselişteki Hollywood Sağ Sineması

Artun Bötke

Artun Bötke Hakkında

2008 yılında İTÜ Makina Mühendisliği'nden mezun olup mesleğini bu alanda hâlen sürdürmektedir. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif gibi internet sitesi ve dergi mecralarında sinema üzerine çok sayıda düşünsel, eleştirel yazıları ve denemeleri yayınlanmıştır. Bir karalama defteri olarak gördüğü artunbotke.com isimli blog çalışmasında ise farklı konularda yazılarını paylaşmaya devam etmektedir.

Sinema, öncelikle bir sihirbazlık numarası olarak keşfedildi. Bir hikâye anlatabileceği ve hatta sanatsal unsurlara sahip olabileceği sonradan düşünüldü. Lakin hemen ardından propaganda amaçlı kullanılabileceği anlaşıldı. Çünkü çekilen bir film; sınırsız defa, çok farklı lokasyonlarda ve tek makine yardımıyla gösterilebiliyordu. Ülkeler, hükûmetler, güçler bu uğurda sayısız film çekti, bunların neredeyse tamamı çöp denebilecek nitelikteydi. Çünkü oldukça didaktik, sıkıcı ve manasız işlerdi; amacına bile varamayan yapımlardı. Lakin Battleship Potemkin (1925), Triumph des Willens (1935), Olympia (1938) gibi bu amaçla yapılan özgün eserler her zaman mevcuttu. Hollywood ise dünyanın en çok film üreten, en popüler sinema sektörü olmanın yanında, doğal olarak en fazla propaganda yapandı.

Triumph des Willens
Triumph des Willens (1935)

Hollywood sineması düzenli olarak Hristiyanlık, militarizm ve milliyetçilik üzerine filmleri kitlelerin önüne servis ediyor. Bunların kimisi küçük ve önemsiz olsa da, bazıları oldukça şatafatlı ve hatta işinin ehli projeler. Sonuçta 100 yıldır düzenli üreten, sinemanın klasik gramerini inşa eden ve sanatsal anlamda da onu geliştirmeyi iyi bilen Hollywood; ne zaman, hangi koşullarda ve nasıl propaganda yapacağını da iyi biliyor.

Hollywood, yaptığı sinemasal propagandanın dozunu son yıllarda iyice arttırdı. Bu yazıda, bu filmlere ve yaptıkları göz boyamaya odaklanılacaksa da işin sebebine de biraz göz atmak gerekiyor. Dünya politikasını biraz olsun takip edenler 90’lardan beri Amerika’nın devamlı popülarite ve maddi kayba uğradığını, buna karşılık Avrupa, Rusya, Çin ve hatta Hindistan’ın yükselişte olduğunu görmektedir. Yıllar önce okuduğum bir ekonomi yazısı, ABD’nin artık sadece iki ana sektörü domine edebildiğini yazıyordu: Bilişim (Apple, Microsoft, IBM, vb.) ve eğlence (Hollywood). Hâl böyleyken ABD’nin bunlara siyasi yatırım yapması daha manidar olmaktadır (Bilişimde de birkaç yıl önceki ünlü Apple-Samsung mahkemesi bu sürecin bir parçasıdır).

2009’dan başlayalım. Box Office listesinin başında tüm zamanların rekorunu kıran Avatar (2009) vardı. Film, sömürgeci Dünyalıları gittikleri gezegeni mahvetmeye çalışanlar olarak gösterse de kahraman yine yerel halkla işbirliği yapan Dünyalılardı. Böylece Vietnam ve Irak Savaşı’nda olduğu üzere kendi medeniyetini doğrudan dikte etmekten kaçınılacağının sinyali veriliyordu ki Suriye’de izlenen yöntem tam da böyle oldu. Avatar‘ı Oscar’da mağlup eden The Hurt Locker (2009) tamamen Irak’ta geçiyordu ve küçük bir askeri ekibin başına gelenleri pek suya sabuna dokunmadan anlatsa da sonuçta Irak’taki ABD varlığını oynuyordu. Yine başka bir Oscar adayı ve gişe rekortmeni The Blind Side (2009) inançlı bir Amerikan ailesinin ne kadar müşfik, sevecen, zeki ve kararlı olduğunun altını çiziyordu. Onlar olmasa toplumun kaybeden olarak nitelediği bir siyahi heba olacakken, sayelerinde başarılı bir spor fenomeni olabiliyordu.

The Hurt Locker
The Hurt Locker (2008)

Ertesi yılın Oscar galibi klasik anlatıdan şaşmayan The King’s Speech (2010) oldu. Kekeme bir kralın iş başa düştüğünde nasıl bir azimle çalışıp ülkesinin sesi olabileceğini vurguluyordu. Kanındaki kudret, her şeyi alt etmeye yeterdi, kekemeliği de Almanları da. Sonuçta o, bir kraldı. Karşısındaki Oscar adayı ise James Franco’nun performansıyla ön plana çıkan 127 Hours‘tu (2010). Tek başına çıktığı bir kaya tırmanışı gezisinde ayağı bir kayaya sıkışıp 127 saat sonra kurtulan bir Amerikan gencinin hikâyesinde azmin dağı taşı deldiğini, inancın ve birlik olmanın ne kadar önemli olduğunu öğreniyorduk.

2011, Marvel’in ultra militarist karakteri Kaptan Amerika’nın çıkış yılı oldu. Film her ne kadar miliyetçi unsurlarını törpülemeye çalışsa da ortada bariz bir Amerikan propagandası vardı. Kaptan’ın sonraki iki devam filmi de “Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ben karar veririm. Siz yeter ki bana güvenin!” mottosunu koruyordu. Aynı yıl ünlü yönetmen Spielberg’ün War Horse‘u (2011) görücüye çıktı. Bir atın hayatı üzerinden savaşın kötü tarafları vurgulanmaya çalışılsa da kahramanlığın ve savaşmanın gerekliliği de veriliyordu. 11 Eylül 2001’de babasını kaybeden bir çocuğun travmasını anlatan Extremely Loud & Incredibly Close (2011) da aslında Amerikan halkının 11 Eylül sonrası yaşadıklarını dile getiriliyordu. 80’lerin faşist İngiltere başbakanı Thatcher da Meryl Streep silüetinde sahneye yeniden çıktı The Iron Lady (2011) ile. Sağ söylemler yavaş yavaş perdeyi kaplıyordu.

2012 yılında gösterime girip Oscar adaylığı alan üç film de Amerika’nın yüceliği hakkındaydı. Spielberg bu sefer Amerika’nın efsanevi başkanı Abraham Lincoln’ü perdeye taşıdı. Köleliğin kaldırılması için nasıl canhıraş uğraştığını Daniel Day-Lewis’in bedeninde izledik. Herkesin eşit olduğunu savunan Lincoln (2012), nedense kanunun esas sebebini (Sanayi Devrimi sonrası kuzeyde artan fabrikaların işçi gerekliliğini) ve ardından  başta sosyal hayat olmak üzere hayatın her köşesinde neden uygulanmadığını es geçiyordu. The Hurt Locker ile ilk defa Oscar alan kadın yönetmen ünvanını kazanan Kathryn Bigelow ise ultra militarist bir yapım olan Zero Dark Thirty (2012) ile Usame Bin Ladin’in öldürülüşünü bir şova dönüştürüyordu. En İyi Film Oscarı’nı alan Argo (2012) ise ABD’nin İran’ı nasıl kandırabildiğini cümle aleme duyuruyordu. Üç filmin de ortak özelliği sağ söylevleri yüceltmelerinin yanında çok iyi birer senaryoya, rejiye ve oyunculara sahip olmalarıydı. Diğer deyişle Hollywood artık oyunu iyi oynuyordu.

2013’te yine benzeri bir tablo vardı. Gözde aksiyon yönetmeni Paul Greengrass’ın ABD donanmasının tek bir kaptan için nasıl seferber olduğunu anlattığı Captain Philips (2013) başarılı rejisi, kurgusu ve Tom Hanks’in performansıyla adından söz ettirmişti. Man of Steel (2013) başka bir Amerikan efsanesini perdeye taşırken yılın Oscar galibi 12 Years a Slave‘de (2013) güneyliler tarafından kaçırılıp köle yapılan bir siyahinin özgürlüğünü (üstelik filmin yapımcısı da olan) bir beyaz (Brad Pitt) veriyordu. Önceki yıl Lincoln‘de de belirtildiği üzere özgürlüğün ve demokrasinin kimin hakkı olabileceği yine beyazların elindeydi.

12 Years a Slave
12 Years a Slave (2013)

2014’te her şey biraz daha açıktı. Iraklıların kendi ülkelerini savundukları için kötü olduğu, Amerikalıların da doğal olarak her zaman kahraman resmedildiği American Sniper, lafı dolaştırmıyordu. İnanılmaz gişe başarısı, Oscar adaylıkları herkesin bu tarz söylemlerden ne kadar etkilendiğini de gösteriyordu. Zaten yılın en çok iş yapan dördüncü filmi de yine bir Kaptan Amerika macerasıydı.

Ertesi yıl yine Spielberg güzel bir reji, senaryo, kurgu ve oyunculuklarla süslü Bridge of Spies‘da (2015) Amerikalıların Soğuk Savaş yıllarındaki becerilerini ve her şeye rağmen hukuka bağlılıklarını (!) cümle aleme gösteriyordu. Ridley Scott ise NASA destekli The Martian‘da (2015) Mars’ta terk edilen Matt Damon’ın nasıl tek başına ayakta kalabildiğini ve dünyanın onu kurtarmak için nasıl çabaladığını anlatıyordu. Gişenin tepesinde ise Hollywood’un gelmiş geçmiş en popüler üç serisinin yeni ürünleri duruyordu: Star Wars Episode VII, Jurassic World ve Avengers: Age of Ultron

King's Speech, Dominic Applewhite
King’s Speech (2010)

Geçen yıl da manzara benzerdi. Gişenin ilk ve üçüncü sırasına Rogue One (2016) ile Captain America: Civil War (2016) (isim pek manidar, değil mi?) yerleşmişti. Oscar adaylarında Arrival (2016) ABD’nin uzlaşmacı tavrını överken, La La Land (2016) Amerikan Rüyası’nın varlığını pekiştiriyordu, Hidden Figures (2016) ise Amerikalıların hatalarından ders alarak uluslarını nasıl yücelttiklerini gösteriyordu. Lakin esas alkışı Hicksaw Ridge‘e (2016) vermeliyiz çünkü ele silah almadan nasıl yabancı topraklarda savaşılabileceğini ve bunun vatan borcu olduğunu gayet şık anlatıyordu. Ömrümde bu kadar şişirilmiş ve saçma bir film oldukça az izlemişimdir.

Yukarıda saydığım bazı filmleri benim de beğenerek izlediğimi kabul etmeliyim. Lakin bu, onların tamamen olmasa da bir parçalarıyla Amerika’nın ideallerine ve çıkarlarına hizmet etmekte oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Kimisi bunu sehven ya da kısmen yapsa da American Sniper, Captain Philips, Zero Dark Thirty, Bridge of Spies ve Hicksaw Ridge gibi eserlerin bilinçli olarak üretildiğini düşünüyorum. 2009’dan beri sağ söylevde yaşanan bu düzenli yükseliş ile Trump’ın başkanlığı arasındaki ince ya da kalın ilişkiyi ise size bırakıyorum.

3 Yorum

  1. Örneklerle birlikte bu sistemi görmemek imkansız. Ama gişe filmlerindeki bu artan propaganda dozunun sebebi sağın yükselişi ile gelen sipariş senaryolar mı yoksa bu senaryoların duygusal yapısı değişen halkta gişe olarak karşılığının bulunması mı kestirmek güç.

    Önümüzdeki dönem sağın yükseleceği kuşkusuz. Mültecilerle birlikte Batı’da “bu insanlar bizden aşağı” düşüncesinin olayların zemini ve nedenselliğinden bağımsız bir biçimde duygusal bir taban kazanacağını düşünüyorum.

  2. Ben bariz Amerika askeriyesi övme temelli filmlerden uzak duruyorum, mesala American Sniper. Yıllarca Counter Strike oynamış beni bile etkileyecek görsellikler barındırıyor olabilir :), ama gonlum el vermiyor izlemeye. Daha enteresan olan ise, iş yerinde, ikinci derece tanıdıklar çevresinde, amerikan propagandası diye izlemek istemediğimi veya ilgilenmediğimi söylemekten dolayı baskı hissediyor olmam. Bunu dediğimde, sanki ezberci,her şeyi kafaya takan birey oluyorum. Aslında çok basit, sadece tiksiniyorum ve keyif alamıyorum. Demek ki, bu bile Amerikan Kültürünün bir başarısı ve dayatması. Neyse, işte öyle bir şey..

  3. Artun Bötke Artun Bötke says: Cevapla

    Milky Way’in de düşündüğü gibi, sağ görüşlü filmlerin artışını tek nedene bağlamıyorum. Zaten yazıda buna bilerek girek girmedim çünkü çok karmaşık bir konu ve tarihsel, politik, psikolojik, vb. birçok alana girilmesi gerek.
    Melih’in dediği gibi ve benim de kaçındığım gibi bunları izlememek bir tercih. Lakin aralarından gayet iyi filmler de çıkıyor. Bunlarda bile sağ görüşün filmin sevkini azaltması bir gerçek tabii. Zaten yazıyı kaleme alma sebebim tam da bu hissiyat.

Bir cevap yazın