Captain Fantastic (2016): Nike, Bir Zafer Tanrıçası Mıdır?

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sinema okudu, İstanbul Üniversitesi Radyo, Tv ve Sinema Bölümü'nde yüksek lisansına devam ediyor. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Rabarba, Hayal Perdesi gibi farklı mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayımlandı, çeşitli kısa film denemeleri oldu. Cineritüel'de yazmayı sürdürüyor.

Amerika’nın en büyük belası obezite ülkedeki herkesi esir almışken, her şeyin bir otobüsün içine sığabilecek kadar basit, tüm insanlığın kucaklayamayacağı kadarsa özgür ve zengin olduğu bir hayata nasıl bakardınız? Peki bir penisin, bir vajinanın içinde ne aradığının çocuklarla açıkça konuşulduğu, eğitim sisteminin, duvarların ve medeniyetin gerekli görülmediği, gün içinde çocukların hayvan avlayıp dövüş tekniklerini, bıçak kullanmayı, tırmanıp koşarak hayatta kalmayı öğrendiği, akşamları ise ateşin başında felsefe kitapları okuyup fizik ve kimyayı kurcaladığı, şarkılar eşliğinde derin tartışmalara girdiği, Karamazov Kardeşler’i, Middlemarch’ı, Noam Chumsky’yi çok sevip kapitalizm ve Marksizmden nefret ettiği bir krallığa? Captain Fantastic (2016) dünyasına hoş geldiniz.

Viggo Mortensen’in hayat verdiği Ben Clash, altı çocuğuyla ABD’nin Kuzeybatı ormanlarında, eşi Leslie ile kendi filozoflar krallığını kurarken, aklından tam olarak bu fikirler geçiyordu. Çocuklarını medeniyetten uzakta, ideal bir üst insan olarak yetiştirme amacı güderken, çoğu kişinin hayata geçirmek istediği ancak belki çılgınca alışveriş yapmaktan, belki de uzun kasa kuyruklarında beklemekten vakit ayıramadığı doğayla başbaşa ütopyayı yaratır. O, bu ütopyada çocuklarının hem tek eğitmeni hem en yakın arkadaşı hem de ailesidir. En az altı dil bilen, siyasetten edebiyata, fizik kuramlarından sağlık bilimlerine kadar hemen her şey hakkında fikir yürütebilen, tehlikeler karşısında radikal çözümler üretebilen çocukların ve Ben’in sarsılmaz düzeni, anneleri Leslie’nin ölmesiyle sekteye uğrar. Seçtiği hayata ters düşse de, bipolar bozukluk sebebiyle hastanede tedavi gören Leslie bileklerini keserek intihar edince bu yedi kişilik krallığın bir otobüsün içine doluşarak şehre, annelerinin cenaze törenine gitmesi gerekir. Ancak Leslie’nin babası Jack’in, kızının ölümünden sorumlu tuttuğu hippi ruhlu kaçık damadı Ben’i tutuklatma tehdidi, yolculuğun başlaması için tek engeldir.

Leslie için din, uydurulmuş peri masallarından ibarettir. Nitekim “Kaptan Fantastik” olarak seslendiği eşi Ben ile birlikte ruhen tamamlanan, altı çocuğundan sonra ise bütünlenen Leslie, kendisini bir Budist olarak tanımlar. Ben, karısının cesedinin Budizm törenlerine uygun olarak yakılmasını, ardından vasiyet ettiği üzere küllerinin müzik ve dans eşliğinde bir tuvalete atılmasını ve sifonun çekilmesini isteyince, şehre yolculuktaki tüm engeller ortadan kalkar. Yedi kişilik filozof krallığı, kiliseyi fethetmek üzere yola koyulur. Çocukların, kurallarla ve antrenmanlarla süren hayatlarında babaları tarafından “Anneyi kurtar!” görevi bir kez verildi mi, geri dönüş yok demektir. Artık ne pahasına olursa olsun şehre gidilecek, annenin son dileği yerine getirilecektir.

Ne İmkânsız Ne De Mükemmel

Markalara âşina olmadan Nike’ın yalnızca Yunan mitolojisindeki zafer tanrıçası olduğu bilgisiyle tatmin olsak, hamburgerin tadını hiç duyumsamadan, ilaç denen renkli yuvarlakları hiç kullanmadan, savanada hayatta kalmaya çalışan atalarımızın içgüdüleriyle hâlâ mağaralarda uyuyup ağaç tepelerinde soluklansak daha mutlu olabilir miydik? Yaşamak için illa sabit bir bina mı gereklidir? Ait olmak ve eğitim almak, dört duvarın boyunduruğu altında gerçekleşmek zorunda mıdır? Çıplaklık, aşk ve din üçlüsü, aslında ne kadar iç içe, ne kadar birbirinden ayrıdır? Dağa kurulu bâkir bir hayatta, kolayı zehirli su, hamburger ve patatesi ise yasak lezzetlerden yalnızca birkaçı olarak listeleyen Captain Fantastic (2016) seyircisini, tüm bu meseleleri etik ve ahlâk boyutu üzerinden düşünmeye iterken bir denge yakalamayı da ihmal etmez. Cenaze için şehre dönmek zorunda kalan çocuklar, medeniyetin dünyevi zevkler bahçesine karışsalar bile ondan etkilenmez ve bir çöküş yaşamazlar. Bu anlamıyla Captain Fantastic, en başında kurduğu argümanı, en sonda da çürütmeyerek ailenin yıkımıyla veya dağılmasıyla neticelenmez. Kurulmak istenen ütopyanın mümkünatı üzerine bir sonuca, hatta bir dengeye kavuşulur. Pizzanın enfes lezzetinden uzakta ama ormanda yalnızca kök toplayıp yiyerek de vahşileşmeden, adaptasyon mümkündür. Nitekim filmi Little Miss Sunshine (2006) veya Lord of the Flies’dan (1990) ayıran da yakaladığı bu dengedir. Ben’in ütopyası ne imkânsız ne de mükemmeldir.

İyi çizilmiş karakterleriyle minibüse doluşmuş bir avuç insan formatının dışına çıkan Captain Fantastic, seyircisini heyecanlandırmamayı tercih ettiği senaryosuyla, bir yol hikâyesine dönüşme riski yaşasa da 2016 yılı içerisinde art arda eklenerek birbirini hatırlatan bağımsız Amerikan yapımlarından sıyrılmayı başarır. Yeni bir söz söyleme iddiası taşımadan, teknoloji, fast-food, kapitalizm, din, iletişimsizlik, şehirleşme, özgürlük, sınırsızlık, eğitim ve sağlık sorunları başta olmak üzere hemen her türlü meseleyle boğuşan günümüz insanına, ama özellikle de Amerikalılara, orta hâlli bir çıkış yolu sunmaya çalışır. Bunu yaparken muhalif cephede durmayı tercih eder.

Noam Chumsky Efekti

“Faşist nedir?” sorusuna, krallığın en küçük üyelerinden Zaja’nın “Vahşi milliyetçi militanlar, büyük işleri destekleyen ve bütüncül tek parti diktatörleri.” şeklindeki yanıtı, şehirdeki bilgisayar ve teknoloji bağımlısı, özel okullarda okuyan çocukların tam karşı istikametinde seyreder. Ben’in çocuklarıyla birlikte şehirdeki kız kardeşini ziyareti, tam da “Bıçak kullanan, geyik avlayıp hayvan derilerinden kıyafetler yapan çocuklar mı yoksa dehşet verici bilgisayar oyunlarına bağımlı, marka delisi olanlar mı daha vahşi ve tehlikelidir?” sorusuna yanıt verir. Yönetmen Matt Ross, Amerikalıların başlıca sosyal etkileşim yolu olarak gördüğü çılgınca alışveriş isteğini, obeziteyi, eğitim sistemindeki dev yarıkları eleştirirken, Ben’in argümanlarını da Amerikan muhalifi dil bilimci, filozof ve tarihçi Noam Chumsky ile somutlaştırır. Filmde Ben ve çocukların seçtikleri bir günü “Noam Chumsky Günü” ilan etmeleri ve geleneksel olarak kutlamaları, hatta filmin farklı yerlerinde ondan alıntılar yapmaları, kapitalizme ve sömürgeciliğe karşı takındığı tutumuyla bilinen Chumsky’yi biraz fazla sivriltir.

“Eğer hiç umut olmadığını farz edersen, hiç umut olmayacağını garantilemiş olursun. Eğer özgürlük için bir içgüdün olduğunu farz edersen, bir şeyleri değiştirme şansın olur.” diyen Chumsky, çocuklarını hayata hazırlarken “Kimse sihirli bir şekilde belirip sonunda seni kurtarmayacak.” şeklinde telkin eden Ben’le orantılı bir fikir ahengi sergiler. Ancak bu düzeni, insanlığın her aşamasında olduğu gibi, birinin sorgulaması gerekir ki filmde bu görevi ortanca çocuklardan Rellian (Nicholas Hamilton) üstlenir. Büyükbabasının yanına, şehre gitmeye karar verir. Ortanca kız Vespyr, aileye dönmesi gereken Rellian’ı “kurtarmaya” çalışırken çatıdan düşünce, önce hastane, ardından büyükbabanın zenginliğin kötü bir görünümünü sergileyen ve boş yerlerin akılsız kullanılmasının simülasyonu olan evi, kapitalizmin uşağı gibi çıkagelir. Ben, bu hayata direnecek mi yoksa çocuklarının güvenliği için inandığı değerleri ve kendi yarattığı sarsılmaz, bağımsız sistemi sorgulayıp onlardan ödün mü verecektir? Peki Ben’in filmin başında bir “adam” olarak ilan ettiği en büyük oğlu Bodevan’ın (George MacKay), hayalini kurduğu marka değeri taşıyan iyi üniversitelerde okuma isteği, bu zamansız krallık için kapitalist bir darbe midir? Ben’in, dünyanın en iyi babası mı yoksa en kötü diktatörü mü olduğuna siz karar verin. Ve tabii ki Nike’a. Nike, bir zafer tanrıçası mıdır yoksa Adidas’ın en dişli rakibi mi?

Not: Bu yazı ilk kez Sinema Terspektif dergisinin Ocak 2017 sayısında yayınlanmıştır. 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.