Eylem Kaftan ile Kovan (2019) Filmi Üzerine Söyleşi: “İnsan Her Şeyden Önce Kendisine Yabancı”

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü'nde lisansını tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde yeni medya ve çocuk alanında yüksek lisansına devam etti. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Hayal Perdesi gibi farklı basılı ve online mecralarda sinema üzerine yazıları yayınlandı. Cineritüel'de sinema üzerine yazmaya devam ederken, Mayıs 2019'dan bu yana Arter'in Öğrenme Programı'nı oluşturan ekiple birlikte çalışıyor.

Özünde doğaya ait olan bir varlığın doğadan kopuşu, kent yaşamı, zorlu süreçler ve tekrar doğaya dönüş… Pek çok beyaz yakalı için şehri terk edip kırsalı tercih etme yolculuğu böyle başlıyor. Aslında doğa da kendi zorluklarını beraberinde taşıyor. Orada da insanı bambaşka bir mücadele bekliyor. Hayal edilenlerle karşılaşılan gerçekler örtüşmeyebiliyor.

Eylem Kaftan’ın ilk uzun metrajlı filmi Kovan (2019), odak noktasına doğaya dönüş meselesini, insan ve doğa ilişkisini, kendini arama ve korkularla yüzleşme yolculuğunu koyuyor. Eylem Kaftan ile Kovan üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Filmin ortaya çıkış sürecini sizden dinleyebilir miyiz?

TRT Belgesel’de 2015 yılında Bi Çiftlik isimli bir belgesel dizisinde sunuculuk ve yönetmenlik yapıyordum. Şehirden tabiata dönen, ya da yerleşmeye karar veren şehirli çiftçilerin yaşadığı bocalamaları anlatan bir program dizisiydi. Ortak paydası beyaz yakalı olmak olan bu yeni model çiftçileri derinlemesine gözlemleme şansım oldu. Farklı coğrafyalarda yaptığım yolculuktan elime bolca malzeme geçti. Özelikle Doğu Karadeniz’in vahşi doğasının içinde mücadele eden arıcılardan çok etkilendim. Dağların tepesinde soba kenarında dinlediğimiz, ayılarla karşılaşmaya dair korkutucu hikâyelerden Kovan çıktı. Mesela biz Ardahan’dayken kahvedekiler bize genç bir çobanın ayı saldırısına uğradığını söylediler. Hemen kahveye koştuk. Çoban gayet kendinden emin bir şekilde ayıya karşılık verdiğini ama ayının pençesinden de nasibini aldığını anlatıyordu. Kolu bandajlanmış, kahveye gelmiş, hikâyeyi anlatıyordu. Bu tuhaf karşılaşmalar ve yerel halkla uzun sohbetler Kovan’ı çok besledi.

Filmde genç bir kadın olan Ayşe yıllar sonra çocukluğunun geçtiği Artvin’e, köye dönüyor. Bu dönüş onun da kendisini aradığı, kendisiyle yüzleştiği bir sürecin başlangıcı. Karakterle kurduğunuz kişisel bağ nedir?

Güzel bir soru. Teşekkür ederim. Ayşe karakterine oldukça sert yaklaştığımı söyleyenler var. Onu eleştirmekten çekinmediğim, kusurlarını ve zaaflarını ortaya koyduğum için anti kahraman diyenler de. Sanırım kendimi de acımasızca eleştiriyorum. Başkalarına zarar vermek, onları incitmek de en büyük korkularımdan biri. Ayşe’nin yolculuğu aslında onun ruhani tekamülünün başlangıç aşamasıdır. Eğtimine, zekasına fazla güvenen Ayşe eğitimin ve zekanın yetmediği doğanın yıkıcı döngüleriyle karşılaşınca doğayla farklı bir iletişim kurması gerektiğini anlar. Dışarıdan mükemmel görünen Ayşe aslında kendini eksik hisseden, aidiyet arayan kayıp bir ruh. Aidiyet insanın hayatına anlam katan en büyük unsurlardan biri. Arıcılıkta bir aidiyet bulduğuna, anlam bulduğuna inanır Ayşe. Ben de ruhumun eksiklerini sinemada tamamlamaya çalışıyorum. Sinemada aidiyet arıyorum. Ayşe’nin arıcılık macerasıyla benim sinema maceram arasında paralellik var.

Filmde arılardan korkan bir karakter var. Meryem Uzerli de arılardan çok korkuyormuş galiba. Oyuncu seçimi sürecini biraz anlatır mısınız?

Meryem’le tanışana kadar onun bu karaktere uygun olmadığını düşünüyordum. En büyük korkusunun arılar olduğunu, Berlin’de yanına arı gelse restoran değiştirdiğini söylediği için Meryem’le çalışmaya karar verdim. Korkunun büyük bir dönüştürücü gücü var. Dönüştürdüğünde en büyük şifa.

Gelenek ve modernizm tartışması özelinde filmin güçlü bir söylemi var. Köye gelen modern yöntemler ve Ayşe’nin geleneksel arıcılarla mücadelesi. Bu karşıtlık Artvin’de bizzat gözlemlediğiniz bir durum muydu?

Bu karşıtlığı Artvin’de bizzat gözlemlemedim. Memleketin başka köşelerinde gözlemledim. Artvin, özellikle Macael Türkiye’nin en nadide kestane ballarının çıktığı bölge. Macael’in neredeyse nüfusunun tümü arıcı. Dışarıdan gelip oraya yerleşen çok kişi yok açıkçası. Ama başka arıcıların bu tarz modern mühendisliklerle uzaktan kumanda arıcılık yaptığını duydum, bu hikâyeleri Artvin’e taşıdım. Macael Kafkas arısının gen merkezi olduğu için Macael’e asla yabancı arı sokulmuyor. Burada geleneksel gibi görünen şey, aslında modern olan şey. Yani tüm Macael gen merkezini koruyor. Tabiatın ve kültürün öz değerlerine sımsıkı sarılmış durumdalar.

Bir doğa filmi izliyoruz. İlerleyen süreçte ekoloji ve sinema çalışmaları özelinde filmin kıymetli bir yerde duracağını tahmin etmek zor değil. Bu noktada insan-doğa ilişkisi üzerine ve filmin konuya yaklaşımı üzerine neler söylersiniz?

Öyle düşünüyorsanız ne mutlu bana. İnsanın kendini tabiatın hakimi olarak görme sürecine ancak tebessüm edebilirim. Biz iki ayaklılar aslında pek çok davranışımızın dört ayaklı yanımızdan güdülendiğinin farkında değiliz. İnsan her şeyden önce kendisine yabancı. Kendi doğasına, duyularına, hislerine, kertenkeleden beri sahip olduğu dürtülere. İnsan doğa ilişkisi insanın önce kendi doğasını sorgulamasıyla başlıyor. Aslında doğanın döngülerini takip ettiğimizde, doğayı daha iyi anlamaya başlarız. Ayşe de doğanın yıkıcılığıyla yüzleştiğinde yolu farklılaşmaya başlıyor.

Doğal faktörlerin ve coğrafi koşulların çekim sürecine etkisi nasıldı? Gerçek arılar ve ayılarla çalışmanın zorluğunu da konuşmak gerekir elbette!

Yürümenin bile zor olduğu bir coğrafyada film çektik. Yoğun sisin içinde, yağışlı ve dik yokuşlu bir arazide set kurmanın elbet sayısız zorluğu var. Bir de bunun üstüne binlerce arı ve vahşi ayıları ekleyelim. İşte Kovan’ın seti. Sanırım karakterimin yaşadığı zorlukları anlamak için o zorlukları kendimin de tecrübe etmesi gerekiyordu. Zorluklar, onlarla baş edebilme gücünü içinizde bulduğunuzda size iyi gelir. Hayatı daha anlamlı kılar. Kovan’ın zor setine şükürler olsun!

TRT ve Al Jazeera için yaptığınız pek çok proje var. Sizi daha yakından tanımak adına kısaca değinebilir misiniz?

Pek çok farklı konuda belgeseller yaptım. Bir belgesel yaptığımda bütün hayatım o belgesel oluyor. Gece gündüz onu düşünmeye, onunla ilgili rüyalar görmeye, onunla nefes almaya başlıyorum. Bosna’da kalmaya karar veren, Sırplar tarafından savaş suçlusu ilan edilen Sırp generalin filmini de yaptım, Kanada’da kalma mücadelesi veren Cezayirlilerin de, Mısır’daki Rabia katliamının da, Özgecan Aslan’ın da, kendi halamın cinayetini araştırmamın da, şehirli çiftçilerin ve Türk futbolunun da belgeselini yaptım. Bunun gibi birbiriyle alakası olmayan pek çok belgesel. Hepsi ayrı ve benzersiz tutkulardı.

Artvin Macael halkı tarafından Kovan nasıl karşılandı? Filmi izleme şansları olduysa yorumları ne oldu?

Vizyona girdiğimiz dönemde Artvin’de sinemaların kapalı olması biraz üzücü bir durum. Artvin halkı Kovan’ı büyük bir merak ve heyecanla bekliyor. Pandemi süreci yumuşadığında Artvin’de yapacağımız galayı ben de heyecanla bekliyorum. Boğaziçi Film Festivali’ndeki gösterimine gelen Artvinliler filmle gurur duydular. Kovan her şeyden önce Macael halkına ait bir film. Elbet o vuslat da bir gün gerçekleşecektir.

Filmde doğa, karakterin de kendisiyle yüzleşmesini sağlıyor. Öte yandan bizim doğaya bakışımız, hayvanın gözünden insan gibi güçlü konuların altı çiziliyor. Hayvanların bakışı ile izleyicinin bakışını perdede buluşturuyorsunuz. Bu noktada fikrinizi merak ediyorum, hayvanlar bizi nasıl görüyor?

Bu soruya bir cevabımın olduğunu söylersem haddimi aşmış olurum. Ben tam da bu soruyu sormaya çalıştım, cevabını hâlâ düşünüyorum. Sanırım ömrümün sonuna kadar düşüneceğim. Hayvanın bize bakışını anlamaya çalışırken de yine bir insan olarak anlamaya çalışırız. Ancak içimizdeki hayvanla tekrar bağ kurarsak, hissetmeyi öğrenirsek belki buna biraz yaklaşabiliriz. Ben sadece hayvanları ne kadar ötekileştirdiğimizi hatırlatmaya çalıştım. Bizi ötekinin gözünden kendimize bakmaya davet ettim. Bizi nasıl görüyorlar, ben de bilmiyorum. Ama bu hırslı, bu sürekli çabalayan, bu kendini aşırı derecede önemseyen hâlimize gizli gizli gülüyor olabilirler. Keçili sahneyi hayvan mahkemesine benzetenler oldu. Bizim için doğaya ve onlara verdiğimiz tahribatla ilgili bir mahkeme kurmuş da olabilirler.

Son dönem Türkiye sinemasında ekoloji, doğa ve insan çatışması deyince aklıma gelen ilk örneklerden birisi de Kalandar Soğuğu (2015). Doğal atmosferi ve oyuncularıyla, hayvanlar üzerinden kurduğu metaforik anlatımıyla fark yaratan bir yapımdı. Görme şansınız olmuş muydu?

Kalandar Soğuğu son dönem Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri. Hatta onu bir başyapıt olarak tanımlıyorum. Kovan’la uzaktan akrabalığı da var denilebilir. Oyuncuların doğallığına hayran olduğum bir film. Doğanın ana karakter olduğu, doğa ve insanın ilişkisine dair çok derin ve manevi mesajları olan bir film.

Kovan ilk uzun metrajlı filminiz. Öncesinde uzun yıllar belgesel projeler yaptınız. Sıradaki projenizi merak ediyorum. Bambaşka bir tema mı yoksa Kovan, Eylem Kaftan’ın bundan sonraki uzun metraj serüvenine dair önemli ipuçları mı veriyor?

Gerçek Bir Kadın isimli yeni bir sinema projem var. Bir cinayeti çözmeye çalışırken, kendini de bulmaya çalışan gencecik bir kadının hikâyesi. Kovan’dan çok farklı. Epik bir kendini arama yolculuğu.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.