Doğa ve İnsan İlişkisi Üzerine: The Red Turtle ile Koca Dünya

Artun Bötke

Artun Bötke Hakkında

2008 yılında İTÜ Makina Mühendisliği'nden mezun olup mesleğini bu alanda hâlen sürdürmektedir. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif gibi internet sitesi ve dergi mecralarında sinema üzerine çok sayıda düşünsel, eleştirel yazıları ve denemeleri yayınlanmıştır. Bir karalama defteri olarak gördüğü artunbotke.com isimli blog çalışmasında ise farklı konularda yazılarını paylaşmaya devam etmektedir.

İlk önce doğa vardı. Üzerinde yaşayan canlılara sonsuza yakın imkânlar bahşetti. İnsan ilk kez adımını attığında diğer canlı türlerinden pek farkı yoktu. Fakat zamanla aklını kullanarak kendisini geliştirdi. Aletler, araçlar, makineler yaptı; şehirler kurdu; kendi kendisiyle, hayvanlarla ve doğayla savaştı. İçindeki sahip olma tutkusu hiç tükenmedi, kendisi dışındaki herkes ve her şey ona boyun eğmeliydi, bilhassa doğa. Çünkü o, üstün ırktı ve çevresindekiler kullanması için ona bahşedilen bir lütuftu.

İnsan-doğa ilişkisi tarihin her döneminde çetrefilliydi. Bencil yaratılışlı insanlık, doğaya ve içindekilere koşulsuz şartsız sahip olmak istedi her daim. Kendisinin de onun bir parçası olduğunu kabullenmek istemedi. İnsan-doğa ilişkisinin farklı yönleri üzerine eğilen iki bambaşka film, 2017’ye de damga vurdu.

The Red Turtle

Japon sermayeli Fransız animasyon The Red Turtle (Kırmızı Kaplumbağa – 2016) ıssız adaya düşen bir adamı anlatıyor. Film; kendisini Robinson Crusoe, Cast Away (2000) gibi konudaş eserlerden ayıran önemli özelliklere sahip. Öncelikle adamımız sal yapmak için çok uğraşsa da ada üzerinde bir barınak kurmak adına hiç uğraşmıyor, hatta adadaki yaşamını kolaylaştırmak adına olta, merdiven, basit bir köprü benzeri bir düzenek/alet de yapmaya hiç çalışmıyor. Adadaki diğer canlılar nasıl yaşıyorsa, o da günlük yaşıyor. Sonraki gününün besinini dert etmeden, yağmurdan nasıl korunacağını düşünmeden…

Ama bunun da ötesinde adamımız hiç konuşmuyor ya da biz konuştuğunu hiç duymuyoruz. İlerleyen sahnelerde kadın karakter geldiğinde bile aralarındaki iletişimi hiçbir zaman işitmiyoruz. Bunun getirdiği en önemli husus, konuşmayla beraber gelen sahiplenmenin olmayışı. Filmden sonra en çok düşündüğüm konu buydu, iletişimle gelen bencillik kavramı. Çünkü bir çocuk ilk önce adını, sonra da “ben, sen” ile iyelik kavramını öğrenir. Zaten “Ben” diyen bir birey, sahiplenmeyi de öğrenmiş olur. Yazının, öncelikle ticari kayıtları tutmak ve kişiler arasında sahiplik anlaşmalarını düzenlemek için bulunmuş olması da bu hususun daha ileri bir tezahürüdür mesela. Adadaki adamımız, eşi ve oğlu ise hiç kadraj önü sözlü iletişim kurmayarak filmde sahiplik kavramını yok ediyorlar. Diğer deyişle kimse kimsenin sahibi olmuyor. Ne insan doğanın, ne adam kadının, ne de…

The Red Turtle‘ın hikâyesi başlangıçta biraz yavan gelse de üzerine kafa yorunca yoruma açık yapısı oldukça cazip geliyor. Adamımız adaya düşünce sal yapıp kurtulmaya çalışıyor fakat açılır açılmaz büyük bir kırmızı kaplumbağa salı parçalıyor. Üç sefer böyle olunca adam sinirden köpürüyor. Bir gün kıyıya çıkan kaplumbağaya tüm öfkesini kusuyor ve onu ters çeviriyor. Sabah uyandığında kaplumbağanın bir kadına dönüştüğü görülüyor.

Bu basit hikâyede bile insanın, doğaya karşı hükmedici yanını bulmak mümkün. Nasıl oraya geldiğini bilmediğimiz adamın tek derdi, yaptığı aletle (sal) adadan kurtulmak. Modern düşünceye göre çok mantıklı olsa da (sonuçta neden adada yalnız kalsın ki?) başka bir açıdan baktığımızda elindekiyle tamah etmek istemeyen ve hep daha fazlasını arzulayan insan ırkının bir bireyini izliyoruz. Doğa ise önüne hep engeller (su, salın zayıflığı, kaplumbağa) çıkartıyor. Adam bu müdahaleye karşı çıkmak istiyor ama beceremiyor. Tam adamın tükendiği anda doğa ona kadını ve dolayısıyla aileyi veriyor. Yalnızlığını gideren adam yeniden sal yapmayı da bırakıyor.

Adamın çıkışsızlığının oğlunun yüzerek adayı terk etmesiyle sonlanması da insanın doğayla uyumlu olduğunda neler yapabileceğinin bir tezahürü olarak görülebilir. Diğer taraftan filmin bir kısmını, hatta tamamını bir rüya olarak da yorumlayabiliriz. Belki de kırmızı kaplumbağanın bir kadına dönüşümü ve gerisi adamın bir düşü, doğaya karşı olan öfkesinin getirdiği vicdan azabının bilinçaltında oluşturduğu bir yanılsama. Belki de bir kırmızı kaplumbağa yok, adamımız salın parçalanışına paralel kendine bir düşman yarattı; tıpkı insanların yaratmayı pek sevdiği hayali düşmanlar gibi.

Koca Dünya

İkinci film ise Reha Erdem’in son eseri Koca Dünya (2016). Burada doğaya zoraki bir dönüş var. İşledikleri suçtan ötürü ortadan kaybolmak isteyen, yetimhanede beraber büyümüş iki genç; bir süre ormanın derinliklerinde saklanmaya giderler. Birbirlerini kardeş olarak addetseler de aralarındaki kaçamak cinsel gerilimin usul usul tüttüğü Ali (Berke Karaer) ile Zuhal (Ecem Uzun), ormanın bir köşesinde kendi dünyalarını kurmaya çabalarlar. Sonuçta koskoca dünyada onları nasıl bulabileceklerdir ki?

Film boyunca ikilinin doğayla ilişkileri hep çetrefilli oluyor çünkü orman onlar için bir yuva değil, zoraki bir sığınak durumunda. İkiliden bilhassa Ali’nin gözü hep dışarıda. Yakınlardaki kasabada çalışıp bir an evvel düzlüğe çıkma peşinde. O neredeyse her gün kasabanın yolunu tutarken Zuhal yapayalnız ormanın ortasında kalıyor. Nehir, yosun, kurbağa, yılan, keçi, ağaç… Hepsi birer birer onun arkadaşı hâline dönüşüyor.

Ali, uğruna suç işlediği Zuhal’e içini dökemedikçe ikili arasındaki ilişki de tıkanıyor. Hâlbuki konuşup anlaşma yetisi doğanın içinde sadece insan türüne özgü. Bu mucizevi yetiyi kullanamayan, kullanmayı beceremeyen insan, ne kadar insandır ki?

Nitekim Ali içindeki cinsel açlığı panayırdaki bir falcıda doyururken kazandığı üç beş kuruş parayı da kaptırıyor. Yalın bir ifadeyle, elindekinin (Zuhal ve orman) değerini bilmeyen tamahkâr Ali, bir tokat da maddiyatçı şehir hayatından yiyor. O hayat ki küçücük bir çocuğa para uğruna gelinlik giydirip en acıklı arabesk şarkıları okutuyor. Şirazesi çoktan kaymış bu acayip dünyanın antidotu ise doğanın ta kendisi. Her şeyin nefes alıp verdiği, yaşadığı, riyakârlığın yeşeremediği bir dünya orası.

Zuhal ise kendini giderek bu dünyaya kaptırıyor. Yürüyerek, hayvanlarla dost olarak, (Reha Erdem’in alamet-i farikası hâline gelmiş) doğanın seslerini dinleyerek… Lakin insan, gittiği her yere kendi zehrini, nefretini, kötülüğünü getirmeyi de başarıyor ve Zuhal hastalanmaya başlıyor. Ali sonunda gerçeği kavrasa da iş işten geçmiş oluyor. Ali, Zuhal hastane köşesinde ölümle burun burunayken yolda gördüğü keçiye sesleniyor: “Baba, bizi kurtar!”

Doğaya, insana ve ikisi arasındaki gelgitli ilişkiye çok farklı açılardan bakmaya çalışan The Red Turtle ve Koca Dünya, seyircilerini düşünmeye teşvik ediyor. Kendisini doğanın mutlak hâkimi olarak gören insan ırkı; her geçen saniye onu sömürmeye, tüketmeye ve zarar vermeye, ondan gelen uyarıları yok sayıp kibrinden görmezden gelmeye ısrarla devam ediyor. Hâlbuki tarihin çoğu süresince olduğu gibi onunla kol kola yaşamak şimdi de mümkün. Böyle yapılırsa insanlığın yaşam kalitesinin artacağı da bilinen bir gerçek. Lakin biz hâlâ tek olmak uğruna kırmızı kaplumbağalar yaratıp onlara işkence etmeyi veya panayırdaki bir falcıya tamah etmeyi insanlığın şanından sayıyoruz. Oysaki tek yapmamız gereken, doğanın bir parçası olduğumuzu kabullenerek hayatlarımızı bu gerçeğe göre düzenlemek. Çok mu zor?

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.