The Wild Child (1970): Vahşi Çocuk ile Kol Kola, Yeni Bir Kıtaya

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sinema okudu, İstanbul Üniversitesi Radyo, Tv ve Sinema Bölümü'nde yüksek lisansına devam ediyor. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Rabarba, Hayal Perdesi gibi farklı mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayımlandı, çeşitli kısa film denemeleri oldu. Cineritüel'de yazmayı sürdürüyor.

“Ama sözler, aynı zamanda müziktir Victor. Belki öğrenirsin.” 

Çocuk ruhunu çok iyi anlayıp yansıttığını bildiğimiz François Truffaut’nun 1970 yapımı filmi The Wild Child (L’enfant Sauvage), Tarzan hikâyesinin erken örneklerinden biri gibi görünse de aslında yönetmenin, “oyuncu-yönetmen” arasındaki ilişkiyi sembolizm yoluyla ortaya koyduğu ayrıksı bir yapımıdır.

Doktor Itard rolüyle filmde karşımıza çıkan Truffaut, 18. yüzyıl Fransa’sında yaşanan gerçek bir olaydan esinlenerek ormanda başıboş gezerken bulunan vahşi bir çocuğun “evcilleşme”, medeniyet denilen canavara ortak edilme hikâyesini aktarır. The Wild Child’ın, görünen konusunun altına indiğimizde ise bir sembolizmle karşılaşırız. Filmdeki çocuk, aslında Truffaut için filmin ta kendisi; Doktor Itard ise yöntemleriyle bu sağır çocuğu kusursuz kılmak için uğraşan bir yönetmendir. Çocuk, adaptasyon süreci sona erdiğinde hatalarından ve eksiklerinden tam anlamıyla kurtulamayacak, modern hayatın içine doğup uyum sağlamış biri kadar kusursuz olamayacaktır. Toplum tarafından dışlanan Vahşi Çocuk, Doktor Itard’ın himayesi altında yeni dünyaya ancak ait olmaya çalışacaktır, tıpkı bir film gibi.

Yeni Dalga hareketinin savunucularından olan Truffaut bir filmi dönüştürebileceğine, geleneklerle ve klasik yapıyla bağını koparabileceğine inanır. The Wild Child’da doktor karakterini canlandırarak bu gayesini ileri taşır. Bir yönetmen, dünyayı değiştirmeye çalışır. Sonradan adı Victor olacak olan Vahşi Çocuk, işte bu benzeşimde dünyanın kendisi, ona uygarlık dersleri veren Itard ise oyuncuya canlandırması gereken karakteri öğreten bir yönetmendir.

Aveyron’un Vahşi Çocuk’u

Ormanda kök ve meşe palamudu toplayan bir kadının keşfettiği Vahşi Çocuk, köylülerin köpekleri tarafından yakalanır ve ahıra bağlanır. “Aveyron’un Vahşi Çocuk’u” adını verdikleri bu sağır çocuğu incelemek, zeka derecesini ve fikirlerinin doğasını tespit etmek için onu Paris’e götürmek isterler. Nakil işlemleri için İçişleri Bakanlığı’ndan izin alınır, çocuk o zamana dek kodeste tutulur.

En çok koklama duyusunun, sonra sırayla tatma, görme ve dokunma duyularının gelişmiş olması, diğer insanlardan ayrıştığı anlamını taşır. İnsanlar Vahşi Çocuk’u Victor’a dönüştürürken, onu tepeden tırnağa bir değişime hapsederler. Vahşi Çocuk kendisi olmaktan uzaklaşır. Artık ormana değil, şehirde camdan seyrettiği ağacın bir dalını orman benimsemeye mecburdur.

Vahşi Çocuk’u bir obje misali kendi hayatından koparıp modern dünya içinde bir seyir nesnesine dönüştüren ve egemenlik hırsı son bulmayan insanoğlu, onu bir hayvan gibi eğitmek ister. Sağır ve Dilsizler Enstitüsü’nden kurtuluşu ise Doktor Itard sayesinde olur. Itard, onun zekâ problemlerinin olmadığını, uzun yıllar yalnız bir şekilde ormanda yaşadığı için bu şekilde bir duyusal körelme yaşadığını savunur. Vahşi Çocuk’un vesayetini alır, evin kâhyası Madam Guérin gözetiminde bakımını ve eğitimini üstlenir. Filmin, yönetmen-oyuncu ilişkisi de bu bölümden itibaren şekillenmeye başlar.

Zamanla ısıya duyarlı hâle gelen, kıyafetlerin ne işe yaradığını anlayan ve onları yardım almadan giyinebilen çocuğa “Victor” adını koyarlar. Su içmekten, kırları seyretmekten büyük keyif alan Victor, hafızasını kullanması için eğitildikçe bu medeniyet halesinden sıkılır.

Doktor, içindeki adalet duygusunu geliştirmek, yüreğini sınamak için ona suç işlemediği hâlde ceza verir ve Victor’u karanlık bir odaya koyup isyan edip etmeyeceğini test eder. Victor bu haksız zulme tepki gösterince, insanın en belirgin ve asil özelliği olan “namuslu” insan mertebesine de erişmiş olur.

Artık algılayabilen, kıyaslayıp ayırt edebilen ve bunları yalnızca bir bebeğin anne karnındayken ihtiyaç duyduğu süre olan dokuz ayda gerçekleştiren Victor, nihayet ağlamayı da öğrenir. Evden kaçıp tekrar doğaya, camın ardından seyrettiği ormana döner. Ancak Victor olmayı, medeniyet eşliğinde tertipli bir hayatı ve sahibi Doktor Itard’ı geç de olsa benimsemiştir. Bu kabullenme, kendi kendine eve dönmesine sebep olur.

Tam medeniyete adapte olacakken eğitim sürecinin farklı periyotlarında öfke patlamalarıyla reddini kusan Victor, adeta bir oyuncunun senaryoya, kurguya, kameranın bakışına hapsolmaya verdiği tepkiyi açığa vurur. Vahşi Çocuk; yeni bir dalgadır, dalgalanmadır. Psikolog filmin başında, Victor’un eğitilemez bir idiot olduğunu söyler; oysa sinemanın özgür bir alan olduğunu savunan Truffaut, The Wild Child‘da doktor kılığına bürünerek bunun aksini ispat eder. Son tahlilde, Yeni Dalga’nın temel kaynağı olan Cahiers du Cinéma dergisinde fikirlerini ortaya koyan Truffaut’nun, kuramlarını perdeye aktardığı bir resim karşımıza çıkar.

Senin adın Victor. Sen bir hayvan değil, insansın. Doğanın sana verdikleriyle hayatta kalmak yerine bir insan gibi yaşayabilmelisin. Merak etme, iki ayağının üzerine kalkabilecek, masalarda yemek yiyebilecek, anlayacak ve öğreneceksin. Göreceksin. İnsan olmanın ormana sırt çevirmeyi, herkes gibi olmayı gerektirdiğini, ancak pes etmezsen yeni bir kıtaya varabileceğini. Ne kadar değişsen de yüreğinde hep geldiğin yerin, kendi dünyanın özlemi kıpırdanacak. Önemli olan Victor olarak değil, Vahşi Çocuk olarak kalabilmekte, dayatılan kurallara boyun eğmek yerine kuralları eğip bükebilmekte. Çünkü sinemada kural yoktur. O hâlde yaşasın sinema! Vahşi Çocuk ile kol kola, yeni bir kıtaya…

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.