Sezondan İki Oyun: Ben, Cuma ve Bir Banka Soygunu Komedisi

Caner Kılıç

Caner Kılıç Hakkında

1988 İstanbul doğumlu. Gaziantep Üniversitesi fizik bölümünden mezun. Hâlen Balat Monologlar Müzesi'nde iki kısa oyunu sahnelenmekte, kısa film, video ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Ben, Cuma

Ben, Cuma Salihcan Sezer’in metni, Pınar Çağlar Gençtürk’ün yönetimi ve Adnan Devran’ın performansı ile karşımızda. NoAct Sahne -kendisi Cihangir’de küçük, ismi büyük bağımsız bir tiyatro- bir süredir, hatta uzun bir süredir halı altına süpürdüğümüz “Suriyeli” veya “mülteci” meselesini oyunlaştırdı. 31 Aralık gecesi Taksim’de eğlenen Suriyelilerin neden olduğu tepkilerle bu görmezden gelişin pek de halı altında kalamadığı aşikâr.

Cuma, Halep’ten kaçıp gelmiş bir Suriyeli mülteci. Kâğıt toplayıcılığıyla geçinirken bir yandan da mülteci botuyla denize açılan, akıbeti belirsiz abisini aramaktadır. Oyun da tam bu aşamada, Cuma’nın abisini bulma çabasıyla, bulamasa bile ona kendi varlığını göstereceği video çekim odasına girmesi ile başlıyor. Tam altmış dakika süren bir monolog performansı ile tabiri caizse sizi sandalyeye mıhlıyor. Adnan Devran’ın parlak oyunculuğu sayesinde karakterin kendisi ile özdeşlemek çok kolay oluyor. Cuma bir anlatıcı ve hayatına seyircinin de tanık olmasını istiyor. Dramatik yapı açısından çağdaş metin anlayışından etkilenen Salihcan Sezer’in oyununda metaforik formlar, öfke patlamaları, kabullenmeler, umutsuzluk krizleri bir aşağı bir yukarı giden sarkaç misali işliyor ve oyunun taşıyıcısı oluyor.

Oldukça politize olmuş bu meseleyi, politikaya dokunmadan işlemek mümkün mü? Aslında oyunda bunun denendiği gözlemleniyor. Cuma’nın hikâyesinde herkesin bir payı var, herkesin kulaklarını tıkamasının bir nedeni var. Oyun da bu noktayı vurgulayarak kendisini politik mindere çekmiyor.

Oyun boyunca işlenen diğer bir nokta ise Cuma’nın temel ihtiyaçlarını karşılamak için verdiği savaş, yani yemek veya barınmak dışında aile bağlarını da bir arada tutmanın mücadelesini veriyor. Bir ihtiyaçmışçasına abisinin yokluğunun derin acısını çekiyor. Metinde aile içinde abisini rol model alması üzerine vurgular fazlasıyla var. Keza kendisi de kardeşi için bir rol model. Bunun sorumluluğunu genç yaşta hisseden Cuma’nın yaşadığı sorun çok büyük. Örneğin kardeşini yıkayamamanın verdiği azaptan bahsediyor. Nitekim bulduğu ilk parada kardeşini hamama götürdüğünü anlatıyor. Kardeşinin temiz kalması sadece bir hijyen meselesi değil, onun için mesele temiz olmanın veya normal insanlar gibi hissetmenin bir varoluş meselesine dönmesi. Belki de bu, statüyü kabullenememe sancısı. Tüm bu temel ihtiyaçların savaşında Cuma hoşlandığı kızı da anlatıyor. Anlatımı aslında bir şey olduğundan değil; bir aşkın olamamasından, aşkın ihtiyaç sıralamasında sıranın çok gerilerinde olmasından…

Oyunla ilgili bir diğer eleştiri ikinci video projeksiyonunda ve sonda yapılan performanssız geçen zamanlara getirilebilir. Cuma’nın başına gelenler aslında çok tipik bir mülteci hikâyesi, belki de o yüzden bu kadar vurucu ve her dilde ve her zamanda bizi en az bu dönemdeki kadar etkileyebilecek. Çok gerekli olmayan boş anlar pas geçilseydi daha iyi olabilirdi.

Kimseye meteor çarptıralım demiyorum tabii ki ama sanat cesurların işidir diyorum.”

Galataperform prodüksiyonu olan Yeşim Özsoy’un Yaşlı Çocuk’u ve Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu’nun Göçmenleeeer’i dışında tiyatromuz şimdilik bu alandan uzak duruyor. Peki, bizim sanat dünyamız bu taşın altına elini ne zaman sokacak? O da zor, pek yakın gözükmüyor. Açıkçası tekil örnekler dışında bu meselenin işlenmek istenmemesi bir nevi kısırlık yaratıyor: sanatsal kısırlık. Mülteci sorununda bizle mukayese edilemeyecek düzeyde dertleri olan Avrupa’nın gerisinde kalmak anlaşılır değil. Sanatçının ve sanatın, siyasetin, sosyolojinin, felsefenin bir adım ötesinde olması beklenir. Doğrudur da. Sanatçılar yeniye, söylenmeyeni söylemeye, provoke etmeye hep meraklılardır. 1999’da Maurizio Cattelan’ın heykel çalışmasında, La Nona Ora, Papa II. John Paul’a meteor çarptırmıştı. Yarattığı infial bir kez daha kilise ve dogmalarını tartışmaya açmıştı. Kimseye meteor çarptıralım demiyorum tabii ki ama sanat cesurların işidir diyorum.

 

Bir Banka Soygunu Komedisi

Bu senenin iddialı oyunlarından biri geçenlerde seyirciyle buluştu. İki büyük kurum BKM ve Talimhane Tiyatrosu ortaklığında, komedinin yetenekli yazarı Henry Lewis, Türk Tiyatrosunda son dönemin en parlak yönetmeni Lerzan Pamir… Serhat Tutumluer, Seren Şirince ve Bora Akkaş gibi yıldız oyuncular ve müzikte Tolga Çebi… Pahalı, büyük, havalı dekorlar… Müzikal, gerilimli ve komik bir soygun hikâyesi, dans showları…

Bu kadar güzel kurulmuş “all star” bir kadrodan muhteşem bir şey çıkmasından daha doğal ne olabilir diye düşünüyorsunuzdur ama sonuç tam olarak öyle vuku bulmuyor. Her aşamasında formüllere sıkı sıkıya bağlı kalmış bir oyun izliyorsunuz. Bu da bazı noktalarda sıkıcı bir hâl alıyor. Risk almamak tiyatroda bence yapılacak en büyük hatalardan. Sahnenin varlığı, bu an ve burada olmasıyla zaten bir riskle başlamışken ve zaten tiyatroyu hâlâ güzel yapabilen bu risk varken ondan kaçmak gereksiz.

Bir diğer sorun ise sinemaya öykünme dediğimiz yerde ortaya çıkıyor. Sinemasal öykünmeye oyun içinde en güzel örnek, havalandırmadan kaçış sahnesi. Sahneye tepeden bir izlek sunuyor. Lakin sinemada bu an, tepeye bir kamera konularak çözülebiliyorken, oyunda büyük dekorlar, ipler, kemerler gerektiriyor. Bu izleği ilk kez gördüğünüz an “vay anasını” diyorsunuz ama öncesindeki şarkı arası, sonrasında oyuncunun hemen indirilemeyişi, kemerden kurtulamayıp öyle oynayışı derken oyunun aksadığını fark ediyorsunuz. Sonra “Tüm bunlara değdi mi?” sorusunu soruyorsunuz. Şu noktada net ve gerçekçi olmak gerekirse bu alan, sinemayla yarışılmayacak bir alan.

Oyun, belli başlı sorunlar haricinde keyifli bir “screwball komedi” olarak izlenebilir.”

Bir Banka Soygunu Komedisi birçok noktada illüzyonu bozmaktan çekinmeyen bir oyun olmuş (martıları oynatan asistanlar, üzerinde bir önceki sahneden kalma kemerlerle gezen insanlar ve diğerleri). Tabii bu teatral bir amaç için değil sadece komik olsun diye yapılmış. Bu çok temel bir sorun olsa da sonuçta yönetmen de yapımcı da (bu notlar metinde var mı, yok mu emin değilim) seyirciler güldüğü sürece sorun görmüyorlardır. Oyun, belli başlı sorunlar haricinde keyifli bir “screwball komedi” olarak izlenebilir. Karmaşık olay örgüsü durum komedilerinden çok iyi faydalanıyor.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.