Mikro Kıyamet ya da “HBO’nun Ses Getiren Mini Dizisi”: Chernobyl

Caner Kılıç

Caner Kılıç Hakkında

1988 İstanbul doğumlu. Gaziantep Üniversitesi fizik bölümünden mezun. Hâlen Balat Monologlar Müzesi'nde iki kısa oyunu sahnelenmekte, kısa film, video ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Chernobyl; HBO’nun çok ses getiren mini dizisi. Sayesinde 1980’leri yaşayanlar, felaketin eşiğinde olduklarını bir anda hatırladı.

Dizi Çenobil’deki patlamanın ileri bir döneminde Valery Legasov’un kendi sesini kaydetmesiyle başlıyor. Uzaktan izlediğimiz patlama anı ile birlikte hikâye de başlıyor. Büyük panik sonrasında reaktörün patladığına dair büyük bir inkârı seyrediyoruz. Ta ki ikinci bölümün ortalarına kadar. Seyirci olarak ilk dakikalarda çekirdeği, reaktörün içini uzun tutulan dramatik bir anlatımla görmemiz temel ironiyi de kuruyor. Nükleer enerji mühendislerinin haddinden fazla tedbirsiz davranışlarına tanık olurken, senaristler herkese sirayet eden “reaktör patlamaz” inancının gözleri kör ettiğini aktararak durumu kotarıyor.

Aslında tüm bu kaotik durumun tek bir nedeni var: totaliter rejimin hiyerarşik yapısı, yani sistemi. Sistem müdahaleleri, gelebilecek yardımları, üçüncü gözleri, muhalif sesleri hep bastırıyor. Kaos bu yüzden uzun sürüyor. Sovyet sistemi, Çernobil kazasında hiç işe yaramadı mı? Hayır. Bu sisteme inanan insanlar arasından onlarca fedai bulundu. Oysa Batılılar insanlarını bu kadar kolay feda edemez, insanlar da buna gönüllü olmazdı. Çernobil kazasında hiç konuşulmayan ya da bu dizi ile tanıdığımız kahramanlar var. İtfaiyeciler, askerler, maden işçileri, hepsi de bu görünmez düşmana bir an düşünmeden saldırıyorlar.

Görünmeyen Tehlike: Radyasyon

Chernobyl, korku ve gerilim unsurlarını başarıyla kullanıyor. Ortada görünmeyen bir şey var. Radyasyon. Çok yaklaşırsanız sizi öldürecek, az yaklaşırsanız yanıklara ve hastalıklara sürükleyecek, sonraki aşamada yine öldürecek. Uzak dursanız bile beş sene içinde kanserden öleceksiniz. Bu lanetin korku filmlerinden farkı ise tamamen gerçek olması. Bu görünmeyen düşmanı anlayabileceğiniz tek şey bir dozimetre. Yani radyasyon miktarını ölçen alet. Yönetmen akıllıca bir yöntemle dizide dozimetre sesini bize dinleterek izleyicinin ortamdaki radyasyon oranını bilmesini, böylece gerilimi daha iyi hissetmesini sağlıyor.

Dizideki ana karakterler, bir karakter hariç tamamen gerçek hayattan yansıyor. Emily Watson’ın canlandırdığı Ulana Khomyuk ise rasyonellikten en uzak karakter olarak karşımıza çıkıyor (Zira herhangi biri üstüne vazife olmadan koşa koşa nükleer kaza bölgesine gitmez!). Karakterin dramatik olarak gerekli olmasına, ana karakteri harekete geçirme görevini üstlenmesine, sağduyuyu ve vicdanı temsil etmesine ikna olmaya çalışıyoruz.

Dizinin etkileyici sahnelerinden birinde çatıda grafitleri temizleyen (en tehlikeli operasyon) askerler binaya Sovyet bayrağı takıyor. Ülkelerin sembolü adeta aklın önüne geçiyor.  

Bir belgesel titizliğinde hazırlanan Chernobyl, 1980’ler Rusya’sına ait eşyalar, kıyafetler, insanlar ile sanat tasarımını başarıyla uyguluyor. Belki de bu yüzden sabit bir hikâye takip etmek zorunda kalmadan Çernobil ve sonuçları üzerine düşünebiliyoruz. Bu noktada diziye yöneltilen anti-Sovyet eleştirisini de haksız buluyorum. Valery Legasov o ses kayıtlarını hatıra olsun diye doldurmadı. Öte yandan “Demokratik Almanya Cumhuriyeti” denmeyip “Doğu Almanya” denmesi gibi bazı tarihsel hatalar da göze çarpıyor.

Çernobil Neden Oldu?

Biraz da fizik mühendisi şapkamı takmak istiyorum. Aklınıza gelecek soruları cevaplayarak gidelim.

Çernobil neden oldu? Bunun iki sebebi var. İlki, o gece mühendisler bir deney yapıyorlardı ve güvenlik sistemlerini devre dışına almışlardı. İkincisi, bu reaktörde tasarım hataları vardı. Bu da deneyi felakete sürükledi.

Çernobil aslında dünyadaki ilk nükleer kaza değil. Daha önce de oldu. Ancak Batılılar nükleer santrallerde kapalı sistem kullandıkları için kazaların çevreye etkileri olmadı. Yani o reaktörleri kabuk gibi kaplayan bir yapı vardır, fakat Sovyet sistemi açık sistemdir ve bir kabuk yoktur. Bu yüzden reaktör patladığında tüm radyoaktif parçacıklar dünyaya yayıldı.

Çenobil ilk değil ama en tehlikeli olandı. Fukuşima ise apayarı bir olaydı. Dünyada nükleer tesisler, depremler, seller, yıldırımlar, hatta füze saldırıları hesaba katılarak inşa edildiler ama tamamen su altında kalma üzerine bir senaryo kurgulanmamıştı. Fukuşima’da dev tsunamiler tesisi su altında bıraktı. Bu kaza, nükleer kaza risk algımızda değişikliğe yol açtı. Nükleer santrallerde (başka hiçbir işletme yoktur ki maliyetinin %60’ını güvenliğe ayırsın) kaza riski hâlâ çok küçüktür ama vardır.

Şimdi gelelim bu dizi ile ortaya çıkan tartışmaya, memleketimizde nükleer santral olmalı mı sorusuna.

Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var mı? Evet var. Hem de çok. Peki nükleer dışında alternatif çözümlerimiz var mı? Uzak veya yakın gelecekte yok. Öyle bir çalışma da yok. Neden yok peki? Onun cevabını benden daha iyi bildiğinize eminim. Peki nükleer santral yapılmasa bile risk altında mıyız? Evet, Bulgaristan, Ermenistan ve İran’da santraller var. Keza bunlardan en az biri nükleer silah yapıyor veya bu konuda niyetleri var.

Çevre meselesi ise tartışmalı. Nükleer santrallerin mi yoksa diğer enerji santrallerinin mi çevreyi kirlettiği konusunda bir ayrışma var. Küresel ısınmayı nükleer santraller getirmedi zira… Peki turizme zarar verir mi?

Çernobil’in Karadeniz Bölgesine etkisi ise bir başka tartışmanın konusu. Kaza sonrası yapılan ölçümlerde Karadeniz Bölgesinde olağan dışı bir radyoaktiviteye rastlanmamasına rağmen bölgede kanser hastalığında bir artış var. Henüz ikisi arasında bağ kuran bilimsel bir çalışma yayınlanmadı. Yayınlanana kadar da gerçeği bilemeyeceğiz.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.