Çağının Tanığı Bir Sanatçı: Ömer Muz ile Söyleşi

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sinema okudu, İstanbul Üniversitesi Radyo, Tv ve Sinema Bölümü'nde yüksek lisansına devam ediyor. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Rabarba, Hayal Perdesi gibi farklı mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayımlandı, çeşitli kısa film denemeleri oldu. Cineritüel'de yazmayı sürdürüyor.

Ömer Muz 90’lardan itibaren İstanbul’un bozulmamış nostaljik dokusunu aktardığı izlenimci sulu boya resimleriyle öne çıksa da kariyerine 1970’li yıllarda yayın ressamlığı ile başlar. 80’lere doğru sinema sektörüne de yabancı filmlere hazırladığı Türkçe afişlerle katkı sağlar. Çizimini yaptığı yüzlerce afiş arasında Son İmparator (The Last Emperor, 1987), E.T. (1982), Yaratık (Alien, 1979), 13. Gün (Friday the 13th, 1980) ve Robocop (1987) gibi önemli filmler vardır. Teks, Teksas, Tommiks, Bob Kroket, Pekos Bill gibi ünlü serilere, Milliyet Çocuk‘a kapak illüstrasyonları hazırlayan Ömer Muz, 90’lardan itibaren kariyerine sulu boya çalışmalarıyla devam eder. Dünyanın farklı ülkelerinde sergiler açar, çalışmaları özel koleksiyonlara girer. Sanatı halka indirmek için önemli adımlar da atan çok yönlü sanatçımız Ömer Muz ile hem kariyerine hem de resim sanatının ülkemizdeki gelişimine ilişkin zengin bir söyleşi gerçekleştirdik.

“’Ben büyüyünce ressam olacağım,’ diyordum ama ne tür bir ressam olacağıma yıllar karar verdi.”

Ressam kimliğiniz bir yana kariyerinizin başlangıcında karikatürist olarak da çalıştınız, Teksas, Tommiks, Conan gibi meşhur serilere kapak illüstrasyonları yaptınız. Bu meslek çocukluk hayaliniz miydi? Biraz başlangıç hikâyenizden bahseder misiniz?

Aslında karikatüre başlamadan önce ilk yayın ressamlığım hikâye kitaplarına resimlemelerle başladı. Sipariş üstüne masal kitaplarına iç resimler çiziyordum. Çok sonraları karikatüre de bulaştım. Çocukken sıklıkla okuduğum Teksas, Tommiks gibi çizgi romanların hayal gücümü geliştirmeme çok büyük katkısı olmuştur. Ve evet, “Ben büyüyünce ressam olacağım,” diyordum ama ne tür bir ressam olacağıma yıllar karar verdi.

Ömer Muz’un çizdiği Zagor
Ömer Muz’un Milliyet Çocuk için hazırladığı bir kapak

80’lerden itibaren sinema dünyasına da film afişleriyle katkı sağlamışsınız. O zamanki imkânlarla film afişi yapmayı şimdinin teknolojisiyle kıyasladığınızda ne düşünüyorsunuz? Hangi filmler için afiş hazırlamıştınız?

Bu illüstrasyon yolculuğu 90’ların başına kadar sürdü. Sonrası resim serüvenine evrildi. Bugünün teknolojisiyle itiraf etmek gerekirse çok güzel afiş kompozisyonları yaratılıyor. Örneğin Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter serisi filmleri ya da Sefiller (2012) gibi çok etkileyici filmlerin afişlerinin el çiziminden yani illüstrasyondan farkı yok. Hatta paint programlarında sınırsız efektlerle müthiş çarpıcı afişler çalışılıyor günümüzde. Tabii Hollywood gibi bir film endüstrisinin kalbinde de bu yaratım süreçleri çok üst düzeyde.

Afişlerini yaptığım film sayısı yüz elli civarında. Bunların hepsini sayamam ama aklımda kalan ve ses getirmiş o dönemin filmleri arasında Son İmparator, Kutsal Hazine Avcıları, E.T.Yaratık ve Robocop gibi filmler var.


90’lı yıllardan itibaren sulu boya çalışmalara ağırlık vermeye başlıyorsunuz. Bu kararı almanıza sebep bir olay var mı yoksa tamamen kişisel bir arayış mı?

90’lı yıllarda sanat resmine dönmemin nedeni afişin illüstrasyon devrini tamamlayıp dijital dünyaya geçmesi. O bir dönemdi ve bitti doğal olarak. Her sanatçının yaşamında boşluğa düştüğü zamanlar vardır. Ben de çıkışı sanat resmine geçişte buldum.

Çocukluk anılarınızı bugüne sabitleyen, İstanbul temalı sulu boya resimleriniz belgeselci bir üsluba sahip oldukları yönünde yorumlanıyor. Bu anlamda resimleriniz bende Ara Güler’in İstanbul fotoğraflarına yakın bir hissiyat uyandırıyor. Fotoğraf sanatı ile resmi ne şekilde bağdaştırıyorsunuz?

Resimlerimde belgesel tadı olduğu doğrudur çünkü ben İzlenimci bir sanatçıyım. Sanatçı bence çağının tanığı olmalıdır. Ara Güler’i şahsen tanırım ve fotoğraflarının çalışılmasına özel izin verdiği için de çok mutluyum. Onun gibi bir ustanın objektifinden fırçaya, renge aktarma yapmak çok zordur. Çünkü fotoğraflarında çoğunlukla siluet kullanır.

19. yüzyılda, 1815’de ilk fotoğraf çekildiği zaman da bazı sanat tarihçileri “Resim artık ölmüştür,” diye açıklamalar yapmışlardı. Ne var ki hiç de öyle olmadı. Fotoğraf sanatı ve resim, sanat dünyasında birbirlerine hiç rakip olmadı ve her iki sanat dalı ayrı yollarda devam ettiler. Hatta dönemin Empresyonist sanatçılarına fotoğraf esin kaynağı olmuştur. Monet, Cezanne gibi büyük sanatçılar çalışmalarında çoğu zaman fotoğrafı bir çıkış noktası olarak kullanmışlardır.

Galata Köprüsü (2010)
Haliç’te Balıkçılar (2005)
Asoslu Kadın (1998)
Haliç’te Gün Batımı (2009)

Motor tutkunuz ve gezme isteğiniz biraz da kentleşen İstanbul’un eski manzaralarını Türkiye’nin farklı yerlerinde aramak için diyebilir miyiz?

Kesinlikle doğru bir tespit. Motor benim için hem bir yaşam biçimi hem de İstanbul gibi kendi ellerimizle içinden çürütülen, yok edilen bir kent dokusundan kaçmak ve yeni yerler keşfetmek için muhteşem bir araç. Bir tür macera arayışı. Farklı bir keşif tutkusu yani.

“Resim sanatı Cumhuriyet döneminden bu yana doksan yıllık bir süreçte maalesef Avrupa’nın çok gerisinde kaldı.”

Türk resim sanatında sulu boyaya yönelen ressamların az oluşunu nasıl yorumlamalıyız?

Sulu boya resim tekniği Ortaçağ’da Rönesans sanatçıları tarafından büyük kilise fresklerinde kullanılan bir eskiz tekniği olarak ortaya çıkmıştır. Tabii ki dönemin Avrupa’sında el yapımı kâğıtlara çalışılan sulu boya eskizlerin devasa taş mekânların ısıtılamayan, soğuk, nemli ve rutubetli ortamında korunamadığında hiçbir değeri olmuyordu. Ta ki 19. yüzyılda resimlerin cam altında çerçevelenmesine kadar.

Bizde ise resim sanatı Cumhuriyet döneminden bu yana doksan yıllık bir süreçte maalesef Avrupa’nın çok gerisinde kaldı. Sulu boya tekniği de ressamlar tarafından ıskalanmış olduğundan ve koleksiyonerler tarafından rağbet görmediğinden tuval resminin yanında üvey evlat muamelesi gördü. Ancak son otuz, kırk yılda durum değişti. Sulu boya resim günümüzde en az yağlı boya işler kadar önem kazandı. Ben de kendi resmimi yağlı boya işlerden farklı görmüyorum.

Ömer Muz’un çizimiyle Atatürk

Çağdaş Türk resminin geleneksel resimle ilişkisini kopardığı yönünde bir görüş de var. Siz bu konuyu ve resim sanatında geleneksellikle ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında bunu sanatın kendi içindeki devinimi olarak görüyorum. Bu soruyu yanıtlamak için Türk resim sanatının oldukça uzun tarihsel geçmişini masaya yatırmak gerekir. Ama kısaca özetlersek, 18. yüzyıla kadar geleneksel çizgide gelen tezhip, minyatür, ebru gibi geleneksel Türk sanatları Osmanlı’nın Batı’ya açılmasıyla yenilikçi hareket kazanmış ve olması gereken yere gelmiştir. Padişahların bazılarının, mesela Abdümecit Efendi’nin resimlerinde de bu etkiyi görmek mümkün.

Ancak çağdaş Türk resim sanatı Cumhuriyet döneminde Avrupa’daki Empresyonistlerin etkisiyle yepyeni bir kabuğa bürünmüştür. Tabii ki değişen toplumsal ve siyasal yaşam sanatın her dalını olduğu gibi resim sanatını da derinden etkilemiştir. Çağdaş resmin gelenekçi anlayış içinde gelişemeyen, kendi içinde çağın dışında kalmış akımlarla arasını açması son derece doğal bir süreçtir. Bana göre Cumhuriyet döneminde çağdaş Türk resmi sırf bu yüzden 19. yüzyılda kendi devrini tamamlamış olan Empresyonizmin bile gerisinde kalmıştır.

Ömer Muz

Sanatı insanlarla buluşturmak için televizyon ve internete yönelik çalışmalarınız da oldu. Medyanın, daha özelde ise televizyonun ülkemizde bu gibi amaçlarda efektif kullanıldığını düşünüyor musunuz?

Günümüzde medyanın sanata verdiği katkıyı(!) görmek için tüm kanalları bir tarayın. Haberlerde uluslararası bir etkinlik, festival haberi dışında bir şey bulamazsınız. İnternet bu konuda medyanın çok ilerisinde. Özellikle sosyal medya son derece etkin rol alıyor sanatla insanları buluşturma konusunda. TRT için düşünülen bir programım vardı, sosyal medyada yazdığım yazılar yüzünden kara listeye alındım. KRT tvde ise Çizgide Yürüyenler adlı bir programım oldu. Canlı yayında günümüzün sanatçılarını konuk olarak aldığım bir formattı.

TRT için düşünülen programın demosu: https://www.youtube.com/watch?v=GyuqeaqQTbQ

Yakın zamanda hayata geçecek yeni bir sergi veya projeniz var mı?

Yeni sergi projemi maalesef 2018’deki ekonomik tablo karşısında dondurmak durumunda kaldım. Sanat insanların günlük yaşam gereksinimleri sıralamasında tabiri caizse “zurnanın zırt dediği” yerde duruyor ne yazık ki. Bu yüzden ekonomik krizler ilk önce sanatı ve sanatçıyı vurur. 2019’da önümüzdeki maçlara bakacağız artık. 😊

Bir cevap yazın