Çağdaş Bir Sisifos Hikâyesi: The Newsroom (2012)

Mustafa Koca

Mustafa Koca Hakkında

86 yılı martında dünyaya gelmiş, üniversite eğitimini Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde almıştır. Bugüne kadar tiyatro ve film setlerinde asistanlıktan senaryo yazarlığına kadar birçok alanda çalışmış olup, şu an "film terziliği" diye tabir ettiği kurgu alanında faaliyetlerini sürdürmektedir. Ayrıca farklı mecralarda sinema üzerine analiz ve eleştiri yazıları yayınlanmıştır.

Üzerinde yaşadığımız dünyanın, insanların varoluşundan beri Hobbesyen bir dünya olduğunu, şiddetin ve savaşın insanların, deyim yerindeyse, kanında olduğunu ve bu nedenle içinde yaşadığımız sistemin bizim için en uygunu olduğunu savunan muhafazakâr kinik insanlarla eminim karşılaşmışsınızdır. Öyle ya, eğer bugünkü sistem gerçekten Francis Fukuyama’nın The End of History and the Last Man isimli kitabında dediği gibi “tarihin sonu” ise kim neden kaybedeceği bir dava uğruna kendi hayatını, kendi kariyerini, varını yoğunu ortaya koyarak savaşmak istesin ki? İşte The Newsroom’u ilk bölümünden son bölümüne kadar izlerken aklımdan geçen düşünceler bunlardı.

Her seferinde kaybetse, hatta hiç kazanamayacağını bilse bile yine de savaşma, savaşa devam etme teması Batı literatüründe zaman zaman karşımıza çıkar. Bu hikâyelerin en önemlilerinden biri de Antik Yunan mitolojisinde karşımıza çıkan Sisifos’un efsanesi ve Albert Camus’nün bu mite getirdiği yeni bakış açısıdır. Sisifos Zeus’a meydan okumuş, ölümü de kabul etmemiş ve bunun sonucu olarak tanrıların hışmına uğramıştır. Cezası büyük bir kayayı tepenin doruğuna kadar yuvarlamaktır. Fakat ne zaman bunu başarmaya yaklaşsa kaya elinden kaçar ve Sisifos her şeye baştan başlamak zorunda kalır, ama vazgeçmez, tekrar tekrar denemeye devam eder. Görünüşte hayatta kalma isteği onu “anlamsız bir iş”i ardı arkası kesilmez müthiş bir ıstırap ve işkenceye mahkûm etmiştir. Camus ’ye göre ise Sisifos hiçbir zaman görevini başarıyla bitiremeyeceğini anlar ama yine de her seferinde karşısındaki güçlü otoriteye karşı kayayı tekrar kaldırmaktır onun yüreğini dolduran. Geleceğin zincirlerinden ve kaygılarından kurtulmuştur, önemli olan şimdidir, şu andır. İşte Sisifos tam da bu bilince sahip olduğu için özgür ve mutludur, “Sisifos, kaderi her seferinde yenilgiye uğrasa da aynı çabayı göstermek, amacına ulaşma umudu olmaksızın her şeye yeniden ve yeniden başlamak olan insanın simgesidir”.[1]

Bu vesileyle kısaca bahsedeceğim ikinci örnek ise dizinin yazarı Aaron Sorkin’in de her sezon tekrar referans vermekten çekinmediği Cervantes’in ölümsüz romanı Don Kişot; okuduğu şövalye hikâyelerinin etkisiyle kendini de bir şövalye sanmaya başlayan, hayatını kötülüklere karşı savaşmaya adayan, her seferinde düşen ama yine de vazgeçmeyen “deli” bir adamın hikâyesi.

İşte The Newsroom da ABD’deki tüm yolsuzluklara, medyayı kontrol etmeye çalışan zengin tabakaya, işlerini doğru yapmalarına engel olan her türlü sistem engeline karşı adeta bir Don Kişot gibi savaşmayı kendilerine görev edinen bir grup “deli” gazetecinin hikâyesini anlatıyor bizlere. Başlarken amaçları öyle dünyayı değiştirmek filan değil, gelecek başkanlık seçimi için insanlara doğru, etik ve dürüst haber sağlayabilmek sadece. İlk sezon boyunca biz de bu yolculukları sırasında onların başına gelen çeşitli zorluklara, karakterlerimizin yan hikâyeleri eşliğinde tanık oluyoruz. Bu gazetecilerin her seferinde nasıl düşüp tekrar kalktıklarını, kaybedeceklerini bilmelerine rağmen yeniden nasıl ve neden savaştıklarını dikkatle izliyoruz. Sonraki sezonlarda da seyirciler olarak amaç uğruna sınırları aşmaya, etiğin nerede başlayıp nerede bittiğine dair bir çok tartışmaya ister istemez dâhil ediliyoruz.

Will’in Konuşması: Amerika Hakkındaki Gerçekler

Elbet her çoğu kurmaca hikâyede olduğu gibi The Newsroom’un hikâyesinde de aklımıza asla yatmayacak yırtıklar oldu. Amerikan politikasını takip edenleriniz bilirler, iki güçlü parti var “Özgür Dünya”da; ortanın solu Demokratlar ve muhafazakâr sağ Cumhuriyetçiler. Hikâyemizin başından itibaren aklımın bir türlü almadığı noktalardan biri nasıl oldu da dizimizin baş karakteri ve News Night programının sunucusu Will McAvoy kendini bir Cumhuriyetçi olarak tanımlarken ve muhafazakâr olduğunu iddia ederken, dizinin başından sonuna kadar – istisnai anlar dışında- neredeyse hiçbir zaman yürüttüğü bariz liberal (ABD’de ortanın solu olarak adlandırılabilecek) söylemle içsel bir sorun yaşamadı? Güncel ABD politikasında hiçbir muhafazakâr aydının bu kadar toleranslı ve ideal davrandığını şahsen ben hayal edemiyorum. Amaç idealist olunca karakterlerimiz de gerçekliği kıracak kadar idealleşiyorlar bu hikâyede. Başka bir problem ise daha ilk bölümün ilk sekansında gösteriyor kendini, o Will’in patladığı ve Amerika hakkında gerçekleri söylediği konuşmasının ikinci yarısında.

Aslında o kadar parlak başlıyor ki konuşmasına, biz de seyirciler olarak “Evet, sonunda gerçek bir özeleştiri yapılıyor.” diye seviniyoruz. Konuşmanın ikinci yarısında birden tekrar Amerikan idealizmine soyunuyor, tekrar en iyi ülke olmaktan, milliyetçilikten bahsederek liberal bir maskenin altında muhafazakâr söylemi çok belli belirsiz de olsa yeniden üretmekten kendini alamıyor. İşte tam burada da ilk verdiğim örnekteki durumla ikinci örnekte bahsettiğim durum birbirine giriyor ve mantık olarak bana kalırsa içinden çıkılmaz, inandırıcılıktan uzak bir hâl alıyor.

Ama yine de umudumu kaybetmedim, yine de daha önce hiçbir dizinin yapmadığı kadar cesur, sesini yükselten, zaman zaman da çok doğru noktalara parmak basan bölümler izledim. Özellikle bugün ülkemizin geldiği noktada, yok yere hapis yatan, yargılanan ya da işinden olan gazetecileri hatırladıkça bu hikâyenin sadece Amerikan halkı için değil, bizim için de ne kadar önemli ve geçerli olduğunu fark ettim.

the newsroom

Daha önce hep komedi rollerinde görmeye alıştığımız Jeff Daniels bu diziyle seyircileri oldukça şaşırttı ve bir dram oyuncusu olarak da ne kadar başarılı olabileceğini sanırım herkese kanıtladı. Öbür yandan daha önce The West Wing gibi son derece başarılı bir diziye, A Few Good Men (1992), Moneyball (2011) ve The Social Network (2010) gibi sansasyon yaratmış filmlerin senaryosuna imza atmış olan Aaron Sorkin’den beklentim çok daha yüksekti. Fakat her ne kadar The Newsroom televizyon için çok cesur bir adım olsa da, bir türlü insanlara istediği gibi ulaşmayı başaramadı ve 6 bölümlük 3. sezonunun ardından ekranlara veda etti.

Olsun, yine de Sisifos gibi, hatta zaman zaman bize hatırlattığı Don Kişot gibi her seferinde düşse bile yeniden kalkıp savaşmaya devam etti ve tüm kusurlarına rağmen, tüm seyircinin olmasa bile en azından benim aklımı ve kalbimi kazanmayı başardı.

Darısı nice Sisifos’ların başına.

[1] 32 Alıntıda Felsefe Tarihi (2009), Mathias Leboeuf, s.234

 

Bir cevap yazın