Stanley Kubrick ve Bir Auteur Filmi Olarak A Clockwork Orange (1971)

Mustafa Koca

Mustafa Koca Hakkında

86 yılı martında dünyaya gelmiş, üniversite eğitimini Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde almıştır. Bugüne kadar tiyatro ve film setlerinde asistanlıktan senaryo yazarlığına kadar birçok alanda çalışmış olup, şu an "film terziliği" diye tabir ettiği kurgu alanında faaliyetlerini sürdürmektedir. Ayrıca farklı mecralarda sinema üzerine analiz ve eleştiri yazıları yayınlanmıştır.

Bugün auteur deyince aklımıza sadece bir sinema filminin yönetmeni gelmiyor. O filmin yapım öncesinden çekim ve kurgu aşamasına kadar yapım sürecinin tüm alanlarına hakim olan, o eseri adeta bir roman yazar gibi kendine has tekniğiyle ve fikirleriyle işleyen, eserin “sahibi” olan bir figür geliyor daha çok. Her ne kadar auteur kuramı İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’da Yeni Dalga akımıyla ortaya çıkmış olsa da, köklerini D.W. Griffith, F. W. Murnau ve Eisenstein gibi kullandıkları tekniklerle ve anlatım biçimleriyle yeni kuramların oluşmasına ön ayak olan yönetmenlerde bulur. Bu isimler sadece dönemin en iyi yönetmenlerini değil, sinema sanatının geleneklerini, teorilerini ve janralarını da temsil ederler (Naremore, 1999).

Stanley Kubrick kullandığı tekniklerle, kendine has tarzı ve seçtiği temalarla seyirciyi ve eleştirmenleri şaşırtıp etkilemeyi başarmıştır. Çalışma tarzı olarak Yeni Dalga’nın auteur tanımına yaklaşmış, hatta çağdaş sinemaya baktığımızda auteur denince akla ilk gelen isimlerden biri olmuştur. Kariyerinin başında çektiği kısa belgeseller dışında sadece on üç film yapmış olmasına rağmen yirminci yüzyılın en etkili yönetmenlerinden biri olarak Yeni Hollywood akımının simgelerinden biri hâline gelmiştir.

Peki Kubrick’in sineması hangi özelliklere sahip? Bu soruya Kubrick’in kariyerinin en ses getiren, yayınlandığı dönemde seyircilerden eleştirmenlere ve din adamlarına varıncaya kadar farklı kesimlerden tepkiler toplayan, kimi ülkelerde yasaklansa da yıllar içerisinde kült seviyesine ulaşan A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, 1971) üzerinden cevap verebiliriz.

Kubrick’in fotoğrafçılık geçmişi film, ışık ve lensler konusunda bilgi sahibi olmasını sağlamış, bu durum kariyerinin ilk dört filminde sadece yönetmenlik değil aynı zamanda görüntü yönetmenliği yapmasıyla daha da pekişmiştir. Kubrick’in kamera bilgisinin kullandığı teknik ve yarattığı görsel dil üzerindeki etkisi oldukça büyüktür. Kubrick deyince iki temel yöntemden bahsedebiliriz: titiz detaylarla yaratılan görsel bir realizm ve yaratılan dünyanın gerçeklik dışı hâllerini vurgulamak için kullanılan geniş açı çekimler. A Clockwork Orange filminin ikinci sahnesinde Alex ve çetesinin tüneldeki ayyaşı gördükleri ve ona doğru ilerledikleri planlar, bunun en yetkin örneklerinden biri. Kubrick’in kullandığı geniş açı çekimler filmin fantastik ve gerçek dışı dünyasını gözler önüne serer. Film boyunca Alex’in bakış açısından gördüğümüz dünya özellikle perspektifi bozulmuş bir dünya olarak kendini gösterir. Alex’in kedili kadını öldürmesinin hemen sonrasında karakolda sorgulanırken sahneyi bir Alex’in gözünden bir de polislerin gözünden izleriz. Alex’in gözünden gördüğümüz anlar Kubrick’in geniş açı kullanmayı tercih ettiği anlardır; böylece iki bakış açısı arasında anlamsal bir zıtlık yaratılır.

Kubrick’in karakterlerin bakış açısından çekimleri sıkça kullanması, bu yolla karakterlerin seyirciyle konuşurcasına doğrudan kameraya bakarak konuşması filmin biçemini doğrudan etkiler. Seyirciyi dürten küçük yabancılaştırma anları, Alex’le özdeşleşip hikâyeye kapılmamızı engeller. Yönetmenin kadrajını oluştururken titizlikle kurduğu dengeli kompozisyonlar ve zaman zaman karşımıza çıkan hipnotik simetri de Kubrick’in her filmine bıraktığı bir imza gibidir.  A Clockwork Orange’da da kedili kadın sahnesinin başlangıcı bu tekniğin kullanımına verilebilecek başarılı örneklerdendir.

Kurgu

Auteur kavramını ortaya çıkaran akımın öncülerinden Andre Bazin’in söylediğinin tersine, kurgu Kubrick için tüm yapım süreçlerinin en önemli parçasıydı (Walker, 1999). Kubrick’in kurguyu bu kadar önemsemesinin büyük nedenlerinden biri de gençliğinden, kariyerinin başlangıcından itibaren Rus formalistlerinden ve Pudovkin’in formalist kurgu anlayışından etkilenmiş olmasıdır. Kubrick’in bu anlayışına, Alex’in odasında Beethoven’ın kasedini teype taktığı ve dokuzuncu senfoniyi dinlemeye başladığı sahne örnek verilebilir. Beethoven’ın Alex için çağrıştırdıkları ve Alex’in şiddetten aldığı hazzı gösteren bu sahne bir kurgu harikasıdır.

Kurgunun bir parçası olarak müzik kullanımı da Kubrick için oldukça büyük bir öneme sahiptir. Son dönem filmlerinde bu kullanımın klasik parçalara kaydığı görülür. A Clockwork Orange’da iki çetenin tiyatrodaki savaşına eşlik eden Beethoven’ın etkisiyle kaos, bir şiddet dansına dönüşür.

Kubrick görsel stil ve kullandığı tekniklere önem verdiği kadar seçtiği hikâyeler ve temalar konusunda da seçiciydi. Kubrick’in diğer auteur’lerden bir diğer farkı da orijinal senaryo yazmak yerine roman ve öykü uyarlamalarını tercih etmesiydi. Anthony Burgess’in aynı isimli romanından uyarlanan, diğer distopya filmleri gibi bir sistem ve toplum eleştirisi olan A Clockwork Orange, gelecekte distopyan bir ülke hâline gelmiş olan İngiltere’de geçer. Alex ve çetesinin işlediği suçları, daha sonra Alex’in yakalanışını ve topluma kazandırılmak adına psikolojik koşullama kullanılarak rehabilite edilişini konu edinir.

Kubrick diğer auteur’lerin yapmadığı bir şeyi daha yapmış ve belirli bir mesaja, temaya takılıp kalmak yerine her seferinde kendine başka bir janr seçmiştir. Hatta bazı filmlerindeki mesajları bir sonrakiyle çakışır noktaya getirmiş, bu yolla kendi filmleriyle kendisini eleştirebilmeyi başarmıştır.

Karakter

Kubrick, filmlerinde başkarakter olarak “erkek”i kullanır. Erkek karakterin zaman içinde nerede durduğu, ilerlemesine veya gerilemesine neden olan etkenlerin kaynağı filmlerde merak uyandırır. Genelde bu karakter sevilen biri değildir, tıpkı Alex gibi. Alex’e bakarken onu içinde bulunduğu toplumun bir yansıması ve sonucu olarak görürüz. Asıl mesaj Alex’in kişiliği değil, içinde yaşadığı toplumda neden bu tepkileri verdiği, neden pervasızca şiddete başvurduğudur. Kubrick filmleri etik değerleri ve ahlaksal sorunları seyirciye sorgulatır.

Alex içinde yaşadığı mekanik ve bastırılmış topluma karşı yaratıcılığını ve özgürlüğünü aşırı şiddet biçiminde dışavurur. Kubrick bize şu soruyu sorar: Acaba Alex’i izlemek bastırdığımız arzuları mı tatmin ediyor? Bağlamı olmayan aşırı şiddet, Alex için sisteme karşı kısa da olsa bir kontrol hissi mi sağlıyor? Filmde sorgulanan en önemli konulardan biri de insanların, suçlu olsalar bile, klasik koşullanma yolu ile rehabilite edilmesinin etik olup olmaması, yöntemin gerçekten bir rehabilite yöntemi olup olmadığıdır. Film bu konuyu iki ayrı politik tarafı temsil edenler ve toplumun temsil eden Alex üzerinden tartışır.

A Clockwork Orange önümüze bir korku distopyası sunarak iktidarın davranışından toplumun buna geliştirdiği tepkiye kadar insanlığa ve onun ideallerine dair önemli şeyler söyler. Tüm Kubrick filmlerinin ortak paydada buluştuğu bir görsel stil ve dil yaratır.

 

Kaynaklar

Naremore, J. (1999). Authorship. In  A Companion to Film Theory. Toby Miller and Robert Stam, eds. Malden, Blackwell, 9-24.

Walker, A., Taylor, S., & Ruchti, U. (1999). Stanley Kubrick, Director: A Visual Analysis. New York, N.Y.: W. W. Norton & Company, Inc.

 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.