Yönetmen Kadın Sette Nasıl Var Olur?: Onun Filmi (2018) Üzerine Söyleşi

Mustafa Koca

Mustafa Koca Hakkında

86 yılı martında dünyaya gelmiş, üniversite eğitimini Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde almıştır. Bugüne kadar tiyatro ve film setlerinde asistanlıktan senaryo yazarlığına kadar birçok alanda çalışmış olup, şu an "film terziliği" diye tabir ettiği kurgu alanında faaliyetlerini sürdürmektedir. Ayrıca farklı mecralarda sinema üzerine analiz ve eleştiri yazıları yayınlanmıştır.

Şüphesiz hiçbir yönetmen için sıfırdan bir film ortaya çıkarabilmek kolay iş değil. Peki ya ilk filmini çekmek? Ya da erkek egemen bir sektör içerisinde kadın yönetmen olarak var olabilmek? İşte Su Baloğlu ve Merve Bozcu sinema kariyerlerinin bu başlangıç adımında, hem alanının önemli 14 ismi ile konuşarak hem de kendi yönetmenlik hikâyelerini bize yansıtarak tam da bu soruların cevabını arıyorlar.

37. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması’nda En İyi Belgesel dalında yarışmaya hak kazanan Onun Filmi (2018) üzerine, yönetmenleri Su Baloğlu ve Merve Bozcu ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Şu soru ile başlayalım. Neden böyle bir film yapmaya karar verdiniz ve neden şimdi?

Merve Bozcu: Biz bu filmi yapma kararını verdiğimizde 2014 yılıydı. O sırada yüksek lisans yapıyorduk. İkimiz de akademik kariyer yapmak istiyorduk. Daha önce profesyonel bir yapım deneyimimiz de yoktu. Aramızda bu konuyu konuşurken film yapmaktan hep kaçtığımızı fark ettik. Sanki bundan kaçmak istediğimiz için akademi istiyormuşuz gibi bir noktaya geldi konuşmalarımız.

Merve, özellikle sen filmde akademinin korunaklı alanından çıkmaktan bahsediyorsun, aslında anlattığın şey tam olarak bu değil mi?

M.B. : Evet, çünkü akademide tek başına çalışabiliyorsun, tek başına ürettiğin işle var olabiliyorsun ama sete çıktığında bir ekip olarak var olmak zorundasın ve sette eğer ne yapacağını, nasıl yapacağını bilmiyorsan “sen bu işi yapamazsın” ya da “senden bu olmaz şu olur” deniliyor, kolayca yönlendirilebiliyorsun. Burada aslında önemli olan senin ne istediğin. Sen ne yapmak istiyorsun hayatta, hâliyle bu sorunun cevabını bilmeden işe girince set ortamında birkaç yıl sonra kaybolup “ne yapıyorum ben” demeye başlayabiliyorsun. Sırf o deneyimden kaçmak için bir akademiye sarılma hâli varmış bizde sanırım. Kadınların set sürecinde neler yaşadıklarını, neler atlattıklarını, hangi badirelerden geçtiklerini aslında hiç bilmediğimizi fark ettik.

Su Baloğlu : Sonra Bilge Olgaç’ın bir yönetmen olarak deneyimlerini anlattığı bir röportajına denk geldik ve kadınların sette kendilerini nasıl var edebildikleri üzerine konuşmaya başladık.

M.B. : Bunlar çoğu zaman konuşulmayan hatta saklanan mevzular oluyor.

S.B. : Zaten bu konuda çok fazla yazılan çizilen bir şey yok Merve’nin de dediği gibi. Biz bu meseleyi biraz okuyarak, görerek, takip ederek, bazen filmlerin içinden kendimizce birtakım çıkarımlar yaparak anlamaya çalışıyorduk.  Tahmin üzerinden gidiyorduk; mutlaka sette her konuda erkek baskın oluyordur, kadınlar kendilerini zorlukla var edebiliyorlardır diye düşünüyorduk. Ama o zaman Yeşim Ustaoğlu gibi yurt dışında ismi olan, kendini kanıtlamış, artık Türkiye’nin sayılı, önemli yönetmenlerinden sayılabilecek bir kadın nasıl götürüyor bu işleri diye bir soru çıktı karşımıza.

M.B. :  Bu merakla yola çıkıp bu filmi yaptık.

S.B. : Başta Merve, kadın yönetmenlerle yapılacak bir röportaj serisinden oluşan bir kitap yapmayı önerdi. Sonra düşündük, biz sinema okuyoruz. Dedik ki neden belgeselini yapmayalım. Çünkü elimizde bir sürü imkân vardı, ben mesela film yapan bir aileden geliyorum. Hâli hazırda bir şirketimiz var. Bu imkândan yararlanarak bir ekip oluşturup bu işe girişebiliriz diye düşündük.

M.B.: Ve bunu yaparken de dedik ki biz yönetmenlere merak ettiklerimizi soracağız ama bu bizim de ilk yönetmenlik deneyimimiz olacak. Dolayısıyla insanlar da “siz bu filmi çekerken neler yaşadınız” diye bize sorular sormak isteyecekler. Bu süreci de seyircilerden saklamamak için kendi yolculuğumuzu belgeleyip filmin içinde yer almasını istedik. Filmimizin çıkış mantığı buydu.

“Setlerden neden kaçıyoruz, neden bu zamana kadar film yapmayı düşünmedik, bizi setlerden daha bireysel bir alan olan akademiye, akademisyenliğe sürükleyen sebep neydi, bunu anlamak istedik.”

Yönetmenlik bana göre bir hikâye anlatıcılığı aslında. Bu deneyimi bizzat kazanmış ve ilk filmini çekmiş kadınlar olarak yönetmen olmak, bir hikâye anlatıcısı olmak sizin için ne ifade ediyor?

S.B. : Biz aslında “yönetmen olmalıyız ve film yapmalıyız” gibi bir hisle başlamadık bu işe. Gerçekten bu konuyu çok merak ettiğimiz ve kendimizi biraz deşmek istediğimiz için yaptık. Setlerden neden kaçıyoruz, neden bu zamana kadar film yapmayı düşünmedik, bizi setlerden daha bireysel bir alan olan akademiye, akademisyenliğe sürükleyen sebep neydi, bunu anlamak istedik. O yüzden biz bu filmin içinde varız, yoksa bir sürü yönetmen kadınla konuşup kendimizin işin içinde olmadığı bir hikâye de kurabilirdik ama biz kendi hikâyemizi anlatmak istedik.

 

Zaten hikâye anlatma isteğinden çıkmıyor mu bu yönetmenlik meselesi?

S.B. : Kesinlikle.

M.B. : Bir şey zaten senin içinde coşuyorsa o bir şekilde ortaya çıkıyor ve diyorsun ki bunu benden başkası çekemez. Fakat bunu dedikten sonra sete çıkıldığında yönetmenlik bir meslek hâlini alıyor çünkü bu iş ciddi bir organizasyon gerektiriyor. Tabii ki sette yaratıcılığını ortaya koyuyorsun ama işin bir de ekip yönetimi tarafı var. Bizim ekibimiz öyle büyük bir ekip değildi. Birkaç senelik deneyimime baktıktan sonra anlıyorum ki aslında yönetmenin işinin yüzde ellisi ekibi iyi bir şekilde organize edebilmek, zaman kaybetmemek, para kaybetmemek. O yüzden yönetmenlik yapabilmek sadece yaratıcı olmakla bitmiyor.

 

Doğru, hikâye anlatıcılığı kadar işin yöneticilik kısmı da var.

S.B. : Yöneticilik tarafını kısmen devralan ekip arkadaşlarımız oluyor; yardımcı yönetmen organizasyonla çok ilgilenir, yürütücü yapımcı öyle ama yine de çok kısıtlı bir zamanda para harcayarak -çünkü sette zaman para demek- o yaratıcılığı ortaya koymak gerekiyor. O nedenle filmi yaparken en kısa sürede, en iyi şekilde, minimum harcama yaparak işi kotarmak gerekiyor. Dolayısıyla orada çok ciddi bir organizasyon yeteneğine ihtiyaç oluyor.

M.B. : Ne istediğini de çok iyi bilmen gerekiyor. Güneşli bir sahne istiyorsun diyelim ama o gün hava bulutlu. Onu hemen istediğin duyguyu verebilecek şekilde oldurabilmek gerekiyor.

 

Filmin henüz başlarında ekipman arayışına girişiyorsunuz ve seyirciye işin mali zorluklarını da gösteriyorsunuz. Bir yandan da son dönemde teknolojinin gelişmesiyle daha ucuz ekipmanlar ortaya çıktı ve film yapımı daha geniş kitlelere açılmaya başladı. Bu durum sizi nasıl etkiledi? Çekim aşamasına geçerken mali olarak çok zorluk yaşadınız mı?

S.B. : Biz bu konuda şanslıydık, kullandığımız ekipmanın neredeyse tamamını arkadaşlarımız ve dostlarımız vasıtasıyla para harcamadan bulduk. Bir tane fazladan kameraya ihtiyacımız vardı, sadece onun için para harcadık. Ama zor da oldu. Her çekim öncesi kimde kamera var, hemen arayalım, bulalım şeklinde o anda bulup buluşturduk. Bu arada birçok çekimi de iPhone’larla Ipad’lerle yapmaya çalıştık. Çünkü dediğin gibi teknoloji artık gelişiyor, ekipman olarak birtakım şeyler artık daha erişilebilir hâle geliyor. Bu da aslında senin yaratıcılığını körüklüyor. Bunlar filme farklı bir estetik de kattı, çünkü röportajları çeken kameralarla bizi çeken iPhone’u ya da o diğer üçüncü kamerayı yan yana getirdiğimizde, farklı kameraların farklı hikâyeleri anlattığı bir anlatım ortaya çıktı.

M.B. : Bir de görsel olarak çok kaliteli şeyler izliyoruz bu aralar her yerde; cam gibi görüntüler, şıkır şıkır sesler. Ama bizim yapım şartlarımız zor yapım şartları. Mesela üç kamera bulabilmiş olmamız bir şans hatta bir lüks. O yüzden bazen bu kadar görsele takılmamak mı gerekiyor diye de düşünüyorum. Çünkü yaratıcılık belli bir teknikten ya da anlatım dilinden geçmiyor aslında, o hikâyenin hissettirdiği şeyi doğru şekilde anlatabilmekten geçiyor.

Filmde beni en çok düşündüren anlardan biri ilk röportajınız sırasında Bingöl Elmas’ın (Pippa’ya Mektubum, 2010) söyledikleriydi. O, bir kadın olarak korkuya teslim olmamaktan, kadının çevresine çizilen o korku çemberine hapsolmamaktan bahsediyor. Sinema sektörüyle de bağlantılı olarak, sizce biz bu çemberi kırabiliyor muyuz? Kadın sette nasıl var olabiliyor? Deneyimleriniz bu konuda size neler gösterdi?

M.B. : Çok korkutmuşlar bizi, onu fark ettim. Hani o “olmaz senden” söylemi var ya… “Hadi sen yaparsın” demiyoruz aslında kimseye. “Sete çıkmak için şunları bilmen gerekiyor, bu kadar erkeği hayatta yönetemezsin, senin yapın zaten bu işe uygun değil” gibi lafları daha çok duyuyoruz.

S.B. : “Yaparsın sen, yürü be, halledersin” gibi laflar çocukluktan itibaren daha çok erkeklere söylenen sözler. Hatta “sen erkeksin, yaparsın” denir.

M.B. : Özgüvenimiz eksik yetiştiriliyoruz aslında. “Hata yap, boşver, ne olacak ki” bile denmiyor bizlere. O denmediği için de sen bir şekilde işin içine kendini atmadan neyi yapıp neyi yapamayacağını bilemiyorsun.

“Müthiş bir özgüvenle geliyor erkek sete gelirken ama kadın hiçbir açığım yakalanmasın, her şeyim tam olsun diye düşünüyor”

Değil mi? Çünkü yönetmen koltuğuna bir erkek oturduğu zaman sette istediği şeyi deneyebiliyor, istediği gibi davranabiliyor. Peki aynı koltuğa bir kadın oturduğu zaman sizce o da aynı rahatlığı hissedebiliyor mu? Yoksa kendini daha dikkatli olmak zorunda mı hissediyor?

S.B. : Herhangi bir açığı yakalanmasın diye çok savaş veriyor kadın.

M.B. : Belki ekip o kadına önyargılı da davranmıyordur ya da davranmayacaktır ama içselleştirilmiş bir algı var burada.

S.B. : Müthiş bir özgüvenle geliyor erkek sete gelirken ama kadın hiçbir açığım yakalanmasın, her şeyim tam olsun diye düşünüyor. Erkek mesela rahatlıkla ne yapılacağı konusunda çevresindeki insanlara danışabilir, bu durumun onun otoritesine zarar verebileceği düşünülmez ama kadın bunu yaparsa sanki çevresi tarafından sorgulanacakmış hissine kapılıyor.

 

Filminizde birbirine benzer, paralel diyebileceğimiz iki hikâye var. Birisi Türkan Şoray’ın  birisi de senin (Su Baloğlu) annenin, Sevinç Baloğlu’nun yönetmenlik hikâyesi. İkisi de yola yönetmen olmak için girmeyen ama koşullar nedeniyle kendilerini yönetmen koltuğunda bulan ve zamanla bu işi seven, benimseyen kadınlar. Neden kariyerlerinin başında böyle bir yola girmeyi düşünmediler? Bu da o bahsettiğimiz korku çemberinin, “ben yapamam” algısının bir sonucu mu sizce?

S.B. : Hayatlarında seçtikleri yolla ilgili galiba.

M.B. : Kuşaksal bir durum da var tabii burada. Türkan Şoray ve Sevinç Baloğlu az çok benzer kuşağa denk geliyorlar ve o dönemde kadınlar için durum daha zor. Çok daha baskın bir kültür hakim ortama, çok daha fazla erkek var setlerde. Türkan Şoray’a biçilmiş rollere baktığımızda Yeşilçam’ın kalıplaşmış kadın rollerinin dışına çıkan rollerin ona pek verilmediğini görüyoruz. Zaten sektörün bakış açısı bu. Düşünsene, o kadın şimdi gelecek, sette erkekleri mi yönetecek gibi bir  soru beliriyor o dönem insanların kafasında. Bu nedenle olabilir. Sevinç Baloğlu’nun durumuysa biraz farklı geliyor bana. Çünkü iyi bir yapımcılık kariyeri olmuş, festival yöneticiliği yapmış.

S.B. : Ve sinema-televizyon mezunu, senaryo yazan bir kadın. Kendi hikâyeleri var ama hiçbir zaman kendisi bir film yönetmeyi düşünmemiş. Neden düşünmemiş, özellikle bu nokta benim için çok önemliydi. Sanki baştan kendini oraya koymuyorsun. Başta biz bile kendimizi yönetmen olarak görmedik. Merve ilk bana geldiğinde kitap yapalım dedi mesela, neden film yapalım demedi? Bu bana çok enteresan geliyor. Biz bu işi birbirimizi cesaretlendirerek yaptık, belki de tek başımıza olsaydık yapmak istemeyecektik.

M.B. : Ve filmi yaparken de bir türlü “biz yönetmeniz” diyemedik, “biz bu konuyu merak ediyoruz” diyorduk. Ortada aslında çok naif bir istek vardı.

S.B. : Mesela röportaj yapacağımız kişilere e-postalarımızı yazarken ya da onlarla telefonda konuşurken hiçbir zaman “biz ilk filmimizi çekeceğiz ve sizin bu filmde yer almanızı istiyoruz” demedik. Hep “yönetmen kadınlarla ilgili bir film yapıyoruz” dedik.

Bu bir strateji miydi yoksa…

İkisi de: (Gülerek) Hayır.

M.B. : Yabancı festival başvurularında da formlara hiçbir zaman “director” (yönetmen) yazmıyorduk, onun yerine hep “filmmaker” (film yapan) kelimesini tercih ediyorduk.

S.B. : Çünkü “director” demek  fazla geliyordu, “filmmaker” bize daha uygun bir ifade gibi geliyordu. Ne saçma aslında değil mi? Kurguda çıkardığımız bir sahnede Merve bana “Kendine niye yönetmen diyemiyorsun?” diye soruyordu. Ben de “Şimdi yönetmen tanımının içinde Tarkovski de var ben de varım,” demiştim. (Gülüşmeler) O kadar uçurum var ki arada, kendime bir türlü yönetmen diyemiyorum.

 

Artık koşullar çok değişti. Yeşilçam dönemi gibi bir ortam yok ama yine de birçok kadın sinemacı sete geldikleri zaman o maskülen otoriteyi kurmaya çalışıyor. Sizce bugün bir kadının sette var olabilmesi için kendisi gibi olması yeterli mi yoksa o erkeksi otoriteyi kurmak gerekiyor mu?

M.B. : Biraz kişinin karakterine bağlı sanırım. Baştan ben kadınım, kadın içgüdülerime göre davranmalıyım da dememek gerekiyor, söz geçirmek için erkek gibi davranmamak da lazım.  Eğer sette bir şeye sinirleniyorsan, sana has yöntemin neyse, o şekilde davranman gerek. Ya da çok kibarsın, hiçbir şeye öfkelenmiyorsun ama yönetmen dediğin sette öfkelenir kalıbına sığınıp saçma bir öfke göstermek de mantıksız. Sonuçta herkesin hayatta bir tarzı var, bence herkes o tarza uygun ilerlemeli. Çünkü asıl güvenli alanımız orası.

 

İlksen Başarır (Başka Dilde Aşk, 2009) röportajında bir yönetmen olarak ilk filmin ilk günü öncesi yaşadığı gerginlikten bahsediyor. Sanırım erkek olsun kadın olsun tüm yönetmenlerin yaşadığı bir duygu bu. Siz bu filme başlarken nasıl hissettiniz?

M.B. : İlk gün ben de çok gergindim. Şimdi orada ne yapacağım ben diye düşündüm açıkçası. Tamam bir yola çıktık, şu ana kadar da her şey iyi gidiyor ama hani daha önce hiç yaşamadığın, karşılaşmadığın bir durum ya bu, bir aksilik çıkarsa ne yaparım diye çok düşündüm. Ama bu her ilk deneyimde karşılaşılan bir şeymiş gibi geliyor bana.

 

Sete çıktığınızda, röportaj yapacağımız insanlar bizi ciddiye alacak mı almayacak mı gibi bir gerginlik de yaşadınız mı?

S.B. : Yaşadık aslında. Ciddiye alınma meselesi her röportajımızda bizim için çok önemliydi. Yetkin görünmemiz, önceden soracağımız sorulara çalışmış olmamız, konuşacağımız filmlerin hepsini defalarca izlemiş olmamız gerekiyordu. Çünkü sinemada kadını konuşurken seçtiğiniz filmler, soracağınız sorular çok önemli. Bıçak sırtı bir konu bu, o yüzden de insanlara sanki sektör dedikodusu yaptırıyor hissi vermemeye özellikle çok dikkat ettik. Amacımızın bu konuları ülkemizde biraz daha konuşulur kılmaya çalışmak olduğunu karşımızdakine geçirebilmek bizim için çok önemliydi. O konuda da pek bir sorun yaşamadık, sanırım hazırlığımızı iyi yaptık.

Bir de yapımcımız bize “zaten küçük gösteriyorsunuz, bir de üstelik iki kişisiniz, fikir ayrılığına asla başkalarının önünde düşmeyin yoksa bunu bir öğrenci filmi gibi görürler” diye uyarmıştı, onu da unutmuyorum.

 

Tam da bu noktada bir şey sormak istiyorum. Nisan Dağ ve Esra Saydam’la (Deniz Seviyesi, 2014) yaptığınız röportajda yönetmen koltuğunda iki kişi olarak çalışmanın dinamiğini konuşuyorsunuz. Onlar zaman zaman iyi polis kötü polis oynamaktan, kısaca birlikte çalışabilmek için bir strateji yaratmaktan bahsediyorlar. Siz beraber çalışırken “sen şunu yap ben bunu yapayım” gibi bir yöntem izlediniz mi?

M.B. : Aslında ilk günlerde böyle bir yöntem izlemeye çalıştık. Ama çekimler ilerledikçe çalışma yöntemimiz de kendiliğinden bir raya oturdu. Neyi nasıl yapacağımızı bildiğimiz için ikimiz de zamanla en iyi yaptığımız şeyleri üzerimize almaya başladık. Sonlara doğru aramızda hiç konuşmadan aktığımız çekimler oldu.

S.B. : Ben genelde hep konuyla iletişimdeydim, Merve de kamerayla, kadrajla çok ilgileniyordu. Ama bir noktada Merve’nin aklına da bir soru geldiğinde hemen araya girebiliyordu, o sırada ben de kameraları kontrol ediyordum. Setteyken hep bu şekilde birbirimizi kolladık. Çok keskin bir iş bölümümüz yoktu.

 

Ama bu durum aranızda bir gerginliğe yol açmadı değil mi?

S.B. : Hayır açmadı çünkü aramızda karşılıklı bir güven var. Ben Merve’nin egosuna yenik düşüp de yanlış bir harekette bulunmayacağından zaten emindim.

 

Başta bu işe girerken, kamerayı kendinize çevirme, kendi hikâyenizi anlatma fikri nasıl ortaya çıktı? Hiç “dışarıdan nasıl görünür” tedirginliğini yaşadınız mı?

M.B. : Biz otoriter konumdaki insanlara sorular soracağız ama o sırada setteki otorite de biz olacağız, bu durumda biz kendimizi gizliyor olacaktık. Dedik ki o zaman biz de kendimizi gizlemeyelim, bu filmin seyircileri “peki bu filmi yapan insanlar neler yaşamış” sorusunu sormasın. Hatamızla, tartışmalarımızla her şey ortada, açık olsun istedik.

S.B. : Yönetmen kadın sette nasıl var oluyor sorusunun peşinden giden iki kadın olarak, kendi sürecimizi seyirciye göstermemek çok anlamsız olacaktı. Eğer bu filmin konusu buysa ilk başta kendi sürecimizi şeffaflaştırmamız gerekiyordu.

M.B. : İlk çekimlerde kameranın çok farkındaydık, hatta bazen “bunu çektik ama koymasak mı” diye düşündüğümüz oluyordu. Sonrasında her şey akışında ilerledikçe biz de kamerayı unutarak davranmaya başladık. Çünkü o anda zaten bizim yapmamız gereken başka işler vardı. Kameraya oynama gibi bir lüksümüz yoktu (güler).

 

Peki daha genel bir soru ile devam edelim. Bir yönetmenden bahsederken eğer erkekse “erkek yönetmen” demiyoruz ama eğer söz konusu kişi kadınsa ondan “kadın yönetmen” diye bahsediyoruz. Birinin sizden bahsederken “kadın yönetmen” demesi sizi rahatsız ediyor mu? Bu sizce cinsel ayrımcılığın farklı bir kodu mu? 

S.B. : Bence bu, sorunun geldiği kişi ve bağlamla çok alakalı. Eğer biz bir film yaptıysak ve söz konusu kişi bizi yönetmen olarak belirtiyorsa, bizden “kadın yönetmen” olarak bahsetmesi saçma olur. Böyle bir bağlamda cinsiyet belirtmenin bir manası yok ama eğer yönetmen kadınlar üzerinden konuşuluyorsa ve bu filmi çeken kişinin bir kadın olduğunun belirtilmesi gerekiyorsa söylenebilir.

M.B. : Burada niyet çok önemli. Biri benden bahsederken “Merve bir kadın yönetmen” derse sinirlenirim tabii (güler).

Cinsiyete dair bir şey konuşmuyorsak, bunu tartışmaya açacak bir şeyden bahsetmiyorsak manasız bir ifade haline geliyor.

 

Son olarak kurgu sürecinizden konuşalım biraz. Ben de bu işle uğraşan biri olarak kurgu aşamanızın ne kadar sürdüğünü merak ediyorum ve bu süreç içerisinde koymayız dediğiniz şeyleri filme dahil ettiğiniz ya da kullanırız deyip de filmden çıkardığınız oldu mu?

M.B. : Kurgu sürecimiz oldukça uzun sürdü.

S.B. : İlk başta görüntü yönetmenimiz kurgu işine girişti. O aslında aynı konu üzerine farklı  röportajlarla birbirini tamamlayan bir anlatım tarzı denedi. Daha gülümseten, komediye yakın bir yapısı vardı. Seviyorduk da aslında o kurguyu ama o tarzda bir yapıyı 80 dakikalık bir belgesel taşımadı.  10-15 dakikalık bir film için ya da bir fragman için çok uygun bir anlatım diliydi ama bu filmin biraz daha durağan, biraz daha konuya derinlemesine inen, yönetmenlere daha fazla vakit ayırabilen, onların hikâyelerine girip çıkabilen bir yapıya ihtiyacı vardı.

M.B. : Daha sonra Su ile ikimiz kurguya giriştik fakat o da istediğimiz gibi olmadı.

S.B. : Yaptığımız çeşitli kurgular işlemeyince bir kurgucu ile çalışmaya karar verdik. Bence bir filmin yönetmeniysen aynı zamanda onun kurgucusu olman çok da doğru bir şey değil, o filme dışarıdan bir gözün bakabiliyor olması gerekiyor. Çünkü senin için çok değerli bir sahne, aslında filmin anlatımına hiç hizmet etmeyebiliyor. Bir de kurgu başında iki yönetmen olduğumuz için karar vermekte de zorlanıyorduk. Sonrasında her şey rahat bir şekilde ilerledi. Kurgucumuz ile tekrar başladık ve iki ay içerisinde işin içinden çıkmayı başardık.

 

Sette malzemeler toplanır, bir sepete konulur ama kurgu aşaması bana hep yemeğin asıl piştiği yer gibi gelir. Tabii ben de bir kurgucu olduğum için pek tarafsız olamıyorum bu konuda ama… Çoğu filmin kurgu odalarında yeniden yaratıldığı olmuştur. Peki bu film bittiğinde başta kafanızda kurduğunuz gibi mi oldu yoksa sürecin sonunda bambaşka bir şey mi çıktı ortaya?

S.B. : Aslında bu film gidişat içerisinde son hâlini aldı. Biz bir yol filmi yapmayı beklemiyorduk mesela, ama bu film bir yol filmi oldu. Başta kronolojik bir kurgu da düşünmüyorduk ama baktığınızda baştan sona kronolojik bir ilerleyiş söz konusu.

“Bu filmi yaparken bizim gözettiğimiz iki önemli nokta vardı.”

Böylece film boyunca doğal bir duygu devamlılığını da sağlamış oldunuz.

S.B. : Evet, hatta bu sayede en baştaki deneyimsizliğimizle filmin sonunda edindiğimiz deneyimi de gözlemleyebiliyoruz. Bunu da bilerek yaptık aslında, hiçbir şeyi göstermekten kaçınmadık, mikrofon takamamaya kadar her şey filmin içinde var. Bu filmi yaparken bizim gözettiğimiz 2 önemli nokta vardı. Birincisi naif, gerçekten her şeyi tüm açıklığıyla gösterebilen bir film ortaya çıkartabilmek, ikincisi de çok kendini önemseyen, kibirli bir feminizm noktasına sürüklenmemek. Sonuçta bu konu üzerine daha fazla bastırabilecek bir sektör deneyimimiz de yok. Biz sadece iki genç sinemacıyız ve kadınız. Yönetmen kadınlarla aramızda kurduğumuz bağ da aslında buradan geliyor.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.