Asghar Farhadi’nin Forushande’sine Yakılan Aforizma

Forushande
Abdülkadir Polat

Abdülkadir Polat Hakkında

1992 İstanbul doğumlu yazar, 2015 yılı Marmara Siyasal mezunudur. Edebiyat, sinema, felsefe, teoloji alanlarında düşünsel yazılar yazmaktadır.

İyi bir sinema izleyicisi değilim, bağışlamanı dilerim!

Karanlık ve aydınlık düeti. Çizgiler ve gölge. Sonra elektrik giriyor devreye. Aydınlık yerine ışıkların sevindirdiği yalancı canlılığa dönüşüyor dünya. Girişte belki kısa bir “hiçbir şey olmuyor” düşüncesi, dünyanın kendimizden önceki varlığından habersiz olmamızla ilgili. Hiçbir şey birdenbire olmaz.

Çatırtılar. Parça fonetik. Uzatılan, çekilen harfler. Türkçe ile arasına dikenli tel çekilmiş anlamsızlık, benzerlik dolu yabancılık. Her an konuşulanı anlayacağım sanıp alt yazıya mecbur olmak. Böyle başlıyor film. Dünyadan kopuşla Forushande’ye (2016) dalış ayrımım. Gerçek hayat diye bir şey var mı? Hayatın gerçek ve gerçeklikten ayrı kısımları. Tam da buraya bir parantez açıp (güzel olan hayat değil yaşamaktır) mottomu mu sıkıştırsam? Hepsini bilmek ne denli mümkün? Biraz önce gülerek selam verdiğimiz kişiyi şu an unutmuş olmamız sahi mi? Sanat’ın gerçekle olan bağını test etmemize gerek yok sanıyorum. Gerçeksiz kalmış bir Sanat’ın estetik damarlarından biri kopmuş demektir.

Herhangi bir efekt yok filmde. Neredeyse fon müziği dahi yok. Ya da bir zamanda kayboluş durumu, hikâyeyi girift kollarla detaylandırıp izleyici merakını diri tutma çabası. Oyuncular yeterince meraklı çünkü. Rana, kocası, komşular, Rana’nın yeğeni dahil. Kurgunun uyarlanabilir gerçekliği ne kadar mükemmel olabilir ki? Olay benim başımdan geçmiş gibi tanık bir izleyici durumu. Çatışmaların olmaması düşünülemez. Çatışma yoksa anlatılacak bir şey var mıdır? Her şey her zaman yolunda gitmez. Fakat bir yol daima vardır. Esasında sadece tek bir yol vardır. Kader! “Hayatın sadece ilk yüz yılı zordur,” diyor ya öğrencisine Emad. Yaşımızın büyüdüğünü yaşadıklarımıza vereceğimiz tepkilerin şiddetine göre ölçmemiz gerektiğini duyuyorum. Peyami Safa da böyle düşünüyor. Takside kendisinden rahatsız olan kadın yolcunun öğretmeni için yaratabileceği rencide edilme hissini sindiremeyen öğrencisinin ertesi günkü vicdan iadesine “tecrübe” ile refakat ediyor Emad. “Mutlaka vardır bir kötü anısı.” diyerek, verilecek ilk tepkiyi tarihe neden karıştırıp sessiz kaldığını açıklıyor.

Aralık bırakılan kapı, kötü bir olay, sorular, suskun kalışlar, anlaşılamayışlar, durup düşünüşler, serbest dalışlar, kaçışlar ve nihayet yüzleşmeler. Filmin ikinci yarısının his tuğlaları. Amaç bir sonuca varmak. Ve herkesin birbirinin yüzüne bakarken o an olanlardan başka şeyler düşünülmemesini istemek. Sorumluluğu tabii ki Emad üstlenecek. Kimseye soru sormayacak. Bulduğu cevapları ise dolaylı yollardan hissettirecek. Utanç duygusu ya da  başkasının ayıplarını saklama gereği. Hele o başkaları her gün yanımızda olan kişilerden biri ise. Emad; kamyoneti, sahibini ve duvarları çatladığı için terk ettiği eski evini kullanarak elindeki izlerle zanlarını somutlaştırmaya çalışıyor. Hikâyenin merak eğrisinin dikleştiği kısımlara geliyoruz. Günlük dil kullanımında şaşkınlıktan sonra ne yapacağını bilememek gelir. Soğukkanlılık ise kapıyı kilitlemek. Hikâyenin sonlara doğru yoğunlaşan adalet ve kuvvet kararsızlığı sade ve sert bir tokatla yerini “Ben olsam ne yapardım?” sorusuna bırakıyor.

Gerçekten biz olsaydık…? Yok, hayır! Ayrı ayrı ben ve sen masanın iki tarafına da değişimli olarak oturmalıyız. Yönetmen birbirimize bakmamızı istiyor. Çünkü Uyar’ın (Turgut) da dediği gibi, hayatımız “…bütün mümkünlerin kıyısında.”

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.