Bir Terhisin Ertesi: Full Metal CEKET

Abdülkadir Polat

Abdülkadir Polat Hakkında

1992 İstanbul doğumlu yazar, 2015 yılı Marmara Siyasal mezunudur. Edebiyat, sinema, felsefe, teoloji alanlarında düşünsel yazılar yazmaktadır.

Çıraklık: Çıra gibi Yanmayı Gerektiren

Önce ceketimi giydim evden ayrılmadan. Annelerin telkinleri kapı önünden başlar. Sıkı giyinmek gerek. Kafamda henüz izlemediğim ve yaşı benden büyük bir film dönmekte: Stanley Kubrick imzalı Full Metal Jacket (1987). Fakat onu daha sonra izleyeceğim. Şimdi bir rüyanın gerçek bir hayat gibi başlayarak kendi içinde bölündüğü evrelere tanıklık ettiğim, askerliğe varacak bir gece yolculuğunun içindeyim. Ne olduğunu ben de merak ediyor ve bir textte okuyup anlama imkânımın olmadığını bilerek kaderime bekçilik ediyorum.

Ritüelleri vardır coğrafyaların. Gelenlerin eksik olmaması gelenektir ve giderken çok sağ olurlar. Ezberler tekrar edilmeden yeni bir sayfa açılmaz. Tanıklık eder tanışlar. Yalnız bırakmazlar. Çünkü yeterince yalnız kalacaksındır yeni ve boş sayfanda. Yanında olamayacak sevdiğin her bir şeyler. Ülkemiz ise bir haritaya benzer. Coğrafyanın kader olduğu yerlerde. Gideceğim yer haritanın en güneyi, en doğusudur ve ülkemize dahildir.

Saçların kesilmesi bu kesitin ilk gerçek perdesi. Geçmişle koparılan bağlar. İlk şamata ve ilk bağırtılı uyarı. Kess!! Saçları ve sesi. Saçlar sadece kafanı kaplayan parçaların değil. Gittiler. Gözlerine o otomatik telaşı doldurup “Bu kim lan” diyeceğin ilk ayna yansımasında seni bekleyen otomatik tedirginlik: askerlik! İnsan hayatının en ilginç başlangıçları ve anlatılmakla ifade edilemez tecrübelerin çıktısıdır acemi birlik dönemi. Nasıl anlatılır iki gün boyunca yemek yememek ve acıkmamış olmak, belki bir  bardak çay içmek için sabah beş buçuktaki kahvaltıyı kaçırmamak ve demir bardak opsiyonel değildir. İçine girdiğin kıyafetlerin, siviliyatının üstünü kapattığını ve hafıza enfeksiyonu kaptığını sanmak, elekten geçemeyen çakıl taşlarıyla sınanmak, -kısa da olsa uzun- bir süre kimsenin evladı-kardeşi-arkadaşı olmamak, yüksek sesle marş okuyunca mola ile ödüllendirilmek, ısınmak için bulutların arasından yansıyacak güneş ışığı ile hesaplaşmak, koltuğu-halıyı-cam bardağı unutmak… Örnekler uzattıkça uzatılabilir. Sıkarsak elimizde kalan: sabır ve disiplindir.

Full Metal Jacket

Filme geçelim. Full Metal Jacket filminin hatırı sayılır bir kısmı, asker olmadan önceki temel eğitimde geçer. Ada diye tabir edilen eğitim kısmı ve askerliğin bir meslek değil de görev olarak yerine getirilmesi zorunluluğunun kaçınılmaz aşaması, dağıtımdır. Erler yemin töreni ile acemiliği bitirip birer asker olma yetkinliği kazanmışlardır. Ve bir kazanamayan daima vardır. Filmde olduğu gibi. Askerlik teknik açıdan olduğu kadar psikolojik dayanıklılık ve yetkinlik mücadelesidir şüphesiz. Ödüller bir kişiye, ceza herkese (manga, takım, bölük vs.) verilir. Bütün cezalara sebep olan mutat biri varsa, filmdeki tüyler ürperten askeri cezalandırma yöntemlerinde olduğu gibi, benzeri yollarla vicdani bir mahkemede yargılanabilir insan.

Filmin ismi Türkçeye çevrilirken değiştirilmemiştir. Çünkü askerlikteki bir duygunun başka bir duygunun yerine geçememesi gibi evrensel ifade zenginliği olan askerlik, onu yapan herkese bir şeyler anlatabilir. O elbiseyi giyen herkes aynı yaştadır, aynı statüdedir, aynı sabrı, aynı dayanıklılığı, aynı fedakârlığı göstermelidir. “Kamuflaj yaş geçirmez,” denir. “Eğitimde merhamet vatana ihanettir.” Küfür yutulur. Ben yoktur. Biz var mıdır? Bu sorunun cevabını vermenin sürecidir orası. “Biz” kimlerden oluşuruz? Biz’in nesnesi, zarfı, ünlemi, soru işareti, tümleci ve dahi noktası daima bir başka öznedir. Full metal ceketin, siz olmaya ara verdiğiniz bu süredeki gireceğiniz standart kalıpları sizi şaşırtmasın, demektir.

Ustalık: İnsanı Mutluluğu Ararken Kaybolduran

Askerlikteki seslerin, konuşmaların, yapılan egzersizlerin ve bire bir tekrar edilen söz dizimlerinin vücutla yeknesan olması beklenir. Yani marşlardan fışkıran seslere sahip askerlerin, kendi iradeleri ile kurdukları cümlelerle yolda mekanik bir sohbeti sürdürebilecek kıvama gelmeleri zaruridir. Bu seviye, onları savaş anı ve harekâtında hazır birer ölüm makinesi modunda tutulan vatan bekçilerine çevirir. Eğitim komutanının “İsa’ya inanıyor musun?” sorusuna ısrarla hayır cevabını veren komünist asker, gerektiğinde gözünü kırpmadan düşman avlayabileceğini söyler hâle gelmiştir Full Metal Jacket filminde. Yakasındaki dünya barışı sembolünün zamanını şaşırmış bir replik gibi üniformaya tutturulduğunu gören bir komutanın uyarı-yorumu üzerine askerin savurgan felsefe yöntemiyle verdiği anlamsız cevap açıklar ki: “Düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz. Siz gidin artık düşman dağıldı dedikleri bir anda anlaşılıyor ki baştan beri bütün yenik düşenlerle aynı kışlaktaymışız.”

Amerika/Vietnam savaşına tanıklık etmesiyle filmin kapasitesi bir anda genişliyor. Şöyle ki, savaşın siyasi ve tarihi arka planından bahsetmekten çok güney Vietnamlılara destek olmak için gönderilmiş Amerikan askerlerinin cephelerde, mevzilerde, üslerde, hatta sivillere mermi yağdıran bir helikopterde yaşadıkları anlamsız boşluk hissi yansıtılıyor. Gazeteci olan askerin yakasındaki dünya barışı simgesi ve askeri başlığında yazan “Born to Kill” yazısı gerektiğinde çatışması muhtemel hisleri merakla takip ettiriyor.

Şimdi ise askerlik filmi Full Metal Jacket ’ın askerlik kısmının bitip film kısmının başladığı yerdeyiz. Bir savaş vardı. Savaşa girilmişti. Bu savaş anlatılmalı, gösterilmeli, kamuoyu oluşturulmalı, Amerikan ulusunun ruhu okşanmalıydı. Tabii eğer öyle bir ulus varsa. Yıkmaya kendi içinden başlayıp içeriyi dışarısı ile doldurduktan sonra dışarıyı dışlamış bir ulus bilinci. Ya Rabbi! 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde “mutluluğu arama hakkı” diye bir hak tanımlanmıştır. Şaka gibi. Mutluluğu arama hakkı diye yazılıp bütün dünyayı mutsuz etme zalimliği nasıl inkâr edilebilir ki! Öyle bir ulus yoktur. Çünkü Muhammed Ali için kim, “O bir Amerikalı” diyebilir? O, bir ev zencisi değildir ve dolayısıyla Vietnam Savaşı’na katılmayı reddetmiştir.

Neden Vietnam Savaşı diyorum yazarken. Ya da mesela adı Birinci Dünya Savaşı olan bir savaş var. Devam filmi gibi ikincisi çekildiği için mi? Hayır. Oral Sender’in cümlesiyle “Günahlarını paylaştırmak için asker ithal ettikleri ülkeleri, zorla savaşa dahil ediyor ama ganimeti paylaşırken savaşın zorluğunu çeken ülkelere üçüncü dünya ülkeleri deniyor”. Soytarılık emperyalizmi, kavram sömürüsüyle başlıyor. Dünya mı savaştı ilkinde? “Great War” nereye kayboldu da “Second World War” diyoruz? Dünya öldüğü için olabilir tabii. Malcom X olsa “Beyaz adam savaştı biz öldük.” derdi. Neden Vietnam zaferi demiyoruz? Kazanan Amerika olmadığı için mi?

Filmde “Subay hikâyeleri sevilir.” diyen habercilerin masasından: “Anlat! Kaç kuzeyli subay vurduk. Üç mü olsun beş mi? Biz sivil gazetecilerin yazamayacağı şeyleri yazmakla görevliyiz, ulusumuz iyi hissetmeli”.

Acı son: Amerika Vietnam’da yenildi ama kaybetmedi. Üzerimde Nike marka t-shirt var ve üretildiği yer Vietnam.

Neredeyse çocukken dinleyip asabi hüzün yaşadığım ve etkisini zaman içinde kaybetmeyen bir Türkçe rap kültü. Bilenler bilir, bilmeyenler için tam olarak MT: https://www.youtube.com/watch?v=t5ogMIxvmIM

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.