Bu Hikâyede Sen Varsın: Zamanın Kanatları – 2

Abdülkadir Polat

Abdülkadir Polat Hakkında

1992 İstanbul doğumlu yazar, 2015 yılı Marmara Siyasal mezunudur. Edebiyat, sinema, felsefe, teoloji alanlarında düşünsel yazılar yazmaktadır.

Sorulacak bir sorumuz varsa, keskin kadın ve erkek ayrımının zaman ve mekân içinde ne kadar geçerli olduğu olabilir. Kesin konuşmuyorum, ne kadar kesin konuşursam hata payım o kadar büyüyecek sanıyorum, konu ince. Sözler kalın olmamalı, paydaya eklenen bir tebessüm gibi olsun her cümle. Bebeklerle büyüyecek bebekler tahayyül ederken arabalardan inmeyen bir kız çocuğu görebiliyoruz; kavgadan dövüşten haz alacak bir erkek beklerken, nezaketin yalnızca bir cinse ait olmadığına afallıyoruz.

İnsanlar kız ya da erkek olarak doğuyor, daha kız ve daha erkek olarak büyütülmek isteniyor. Toplumumuza has bir özellik değildir diye iyimser bir evrensel avutma ile sıyrılmak istiyorum bu toptan. Yekûn bir sav ile yazımın uçuşa geçmesi için mesajımı yineliyorum: Kadın zamanın kanatlarıdır. Cinsiyet kavramı, bir eksiği tamamlamak yahut bir muhtaçlık ilişkisinden ziyade, zıttın artımı durumu. Nazım’ın dediği gibi “Sensiz yaşayamam demiyorum, seninle daha güzel yaşarım” meselesi biraz. Kanat deyince ise aklımıza kuş gelir; sanayi toplumunun aklına ise biraz da erken alındığı takdirde biletleri daha ucuz olacak uçak da gelebilir ziyadesiyle. Ya da mecazi yahut iltifat olarak melekler gelebilir. Kanat, hepsinin varlığına anlam katan bir yükselme aracı, zamanın yükselmesi kadının çırpınışına bağlı. Fakat bu çaresizlikten kaçış için değil mükemmele yükselen zarafet gereği çırpılan kanattır. Unutmayalım ki uçaklar gökyüzünü kanatırlar. Kadınlar, zamanı yükselten kanattırlar.

Vivian Maier: Bulutların Poz Verdiği Donuk Güneş ya da İsimsiz Kapı Zili

Keşfedilmek için kendini unutmaya çalışmış bir insanın yaşama tutunma biçimi bir hayatın tamamını nasıl kaplar? Vivian Maier, bu soruya bir cevap gibi yaşadığı hayatını sandıklara doldurup peşinde gezdirmiş, boynuna asıp gittiği her yere götürdüğü makinesinde taşımış, hayat kadrajından gözlere taşmış, dünyadan taşınıp zamanı dondurmuş, denebilir.

Bir sanatçıyı harekete geçiren en önemli itki merak duygusudur. O hep merak eder. Fakat merakı da donuk olduğu için ruhuna uzak düşen ruhlar, sanatçı ruhlu insanı yorumlamakla vakit kaybeder. Farklıdır çünkü sanatçı. Farkının da farkında olması insanların içinde yaşayacağı zorlukların zeminine işlemiştir. Vivian’ın arkasında röportaja konuk edilen yaşam tanıkları onu harika, dost canlısı, dünyayı, insanları seven, çocuklarla ilgilenmeyi seven, fotoğraf yakalamayı seven, hep seven, seven biri olarak anlatmışsalar da bence bütün bu yâd edişler bir temkinli hatırlamanın sonucu. Yani, bana kalırsa Vivian Maier sabretmesi zor bir kişiliktir. Hayatı bir kaçış yöntemi olarak etrafındaki insanları ezmek değil onları birer basamak yapmak için kullanmıştır. Bu basamakların çoğunluğunu çocuklar oluşturmuştur. Bir kadının anneliği iç güdü müdür ?

Ben bunu bilemem fakat gördüğüm birkaç gözlemle kadın ve erkeğin çocuk meselesine yaklaşımının kesinlikle aynı olamayacağını söyleyebilirim. Eğer kadınlar kedilere yaklaştığı gibi yaklaşıyorsa çocuklara da, erkeklerle aralarındaki fark açıktır. Tabii Vivian gibi bir kadının anne olmadan çocuk bakıcılığı yapıyor olması, onun çocuklarla yakalayacağı empatiyi içgüdüsel bir itkiyle yakalayabildiği hissine kaptırabilir bizi. Ya da bunu sadece bir iş olarak görüp tam anlamıyla yerine getiremediğini de söyleyebiliriz. Her durumda Vivian Maier, bir yandan kadınlığına bir yandan da sanatçılığına uyum içinde çatışmalı bir hayat sürdürmüştür.

Onu gizemli kılan yalnızca sanat kısmının karanlıkta kalması değil sanatının arkasına saklayamadığı hırstan, kibirden, kavgadan, dövüşten uzak durduğu, sakin sayılabilecek enteresan serencamı, erkeklere nefretle bakması. Vivian, ailesinden uzakta, kimliğini saklayıp uydurmaya çalıştığı aksanıyla dahi aslında dünyadan geçmiş bir beden değil ruhtan ibaret bir kaçağın flu çıkmış resmine benzetmiştir ömrünü. Erkeklerden nefret etmesi, hiç evlenmemesi, haberlerin daima “suç, cinayet, infaz” kısımlarını görünür kılması gazete arşivlerinde, kendini bir erkeğe bağlamak istememesi, Vivian’ın, bir insanın her şeyden nasıl kaçabildiğini anlatır. Kaçmıştır. Kadınlara zarar verebilecek zengin erkeklerden kimseye zararı dokunmayacak yoksul evsizlerin bir anlık tebessümüne kaçmıştır. Manzarası çöplük olan çocukların oyunlarına kaçmıştır. Parayla kuşatılmış krallıklardan kalple yumuşatılmış mavi gökyüzüne, yüzünde bir asabi gülüşle, Vivian, Maier…

Vivian’ın yaşadığı dönemin politik olaylarına kayıtsız kalmayıp süpermarket sıralarında dönemin siyasi kararları hakkında vatandaştan yorum almayı beklemesinin, tarihe yaslanan yanı olduğu söylenebilir. Çünkü kendisini besleyen ruh hallerinin, refahla ilgisi olduğunu bilmese bile bunu hissedecek bir göze sahiptir.

Demir Kanatlı Kadın: The Iron Lady (2011)

Margaret hayatının bir kısmını, siyasetin erkek egemen olduğu bir dünyada ve zamanda, yirminci yüzyılın sonlarında -aslında hep böyle değil miydi?- erkek dilinin dünyayı sardığı bir Birleşik Krallık’ta izletir. Demir Leydi’nin kadınlığı, iktidarın mirasına sahip çıkmak adına törpülenir. Zaman zaman doğanın kanunları gereği açığa çıkan kadınlığı ile arasındaki çatışmada galip gelmeye, gözyaşlarına bu uğurda şekil ve yol vermeye çalışır. O bir annedir fakat kızına muhtemelen annesinin kendisine titrediği gibi titremez, titreyemez. Bunu belki içinden gelerek ister fakat hayattaki öncelikler onu kendi gerisine itmiş, modern dünyanın iktidar yapısı onun gibi bir kadını da standartlaştırmıştır.

Kadınlığıyla kaim birtakım aksaklıklar peşini bırakmamaktadır. “Bir kadının toplumu yönetecek irade gücü, merhametinden önce mi gelmeli” korkusu Margaret’te zamansız gözyaşları olarak tezahür eder. Margaret’ın bir destekçisi vardır; kadın olduğunu kendisinin de hissettiği yegâne durağı, eşi. The Iron Lady‘yi izlerken Margaret’ın çocuğuyla arasında geçen sahnede kendisinin anne olduğunu anlayamaması, anlasa bile aradaki his kopukluğunun bir empati yahut çözümlemeyle hafifletilecek gibi olmaması barizdir. Margaret sosyal hayatta politikacı, eşinin karısı ve aynı anda çocuğunun annesi değildir, olamamıştır. Bu meselenin, kadının genlerinde ve kalbinde yer etmesi gereken fıtratıyla ilgili önümüze serilebilecek yorumlar da vardır. Yani, meseleye politikacı Margaret’ın anneliği ya da anne Margaret’ın politikacılığı olarak iki farklı perspektiften bakabilmek ve bir kadının bölünen toplumsal rollerinin ne kadarını yerine getirebileceğini kendimize sormamız gerekir.

Margaret kendinden menkul bir tarih yazmıştır. Politikacılık yönünün içgüdüsel olmadığını, kendisini erkek gibi gördüğünü söylediği sahnelerden çıkarmak mümkün. Fakat içgüdüsel bir refleks olan kadınlığını gizleyememesi, Margaret’ın tarih karşısında kurulan erkek diline yenildiğini ve kendi kadınlığıyla baş başa kalamadığını söylemektedir.

Kadınlar tarihin kanatlarıdır, her an vurulmaya hazır.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.