Osman Hakan A.’dan Gelenek ve Modernizm Üzerine Kısa Bir Değini*

Modern, modernite, modernizm v.b. kavram ve olgular üzerine çok şey yazılıp söylendi ve tartışıldı. Modernizmin ne olduğu, ögeleri, enine boyuna incelendi. Konunun uzmanları, modernizm ve ögeleriyle ilgili çeşitli şablonlar ortaya koydular. Örneğin, bunlardan biri modernizmin geleneği reddettiği düşüncesini yerleştirdi zihinlere. Bu ve buna benzer şablonlar hakkında bildiklerimiz hemen herkesin bildiği şeyler. Bana göre artık bunları tartışmak, “tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?” türünden konuşmaları bir kere daha yapmak anlamına geliyor. Şahsi düşüncem odur ki, “modernizm”, üzerinde çok fazla düşünülmeden öne çıkarılan bir kavramdır ülkemizde. Bunun öyle olduğunu anlamak için, modernizmin, Batı ve Türkiye için ne ifade ettiğine ayrı ayrı bakmak gerekir. Bakıldığında görülecektir ki, bu kavram, daha çok Batılıların kendileri için koydukları kuralları ifade etmek ve bu yöndeki bilinçlerini adlandırmak için buldukları bir kavramdır. Kabaca ifade etmek gerekirse, bu kavram sürekli değişimin adıdır. Batı, Rönesans’tan sonra, yaşadığı dünyanın değiştiğini ve Batı toplumlarının diğer toplumlara göre daha ileri ve yeni bir aşamaya geçeceğinin farkındaydı. Üstelik bu onların kendi çabalarının sonucuydu. Değişimi yaratan şeyin kendi bilgilerinin eseri olduğunun da bilincindeydiler. Daha sonraki yüzyıllarda bu bilincin, yeni Batı uygarlığını yarattığını, daha doğrusu yeni ve daha ileri bir aşamaya götürdüğünü ve her zaman daha ileri bir aşamaya götüreceğinin de farkındaydılar. Batı uygarlığı ise, T.S. Eliot’un söylediği gibi köklerini Tevrat’ta arayan, Yunan ve Hristiyan bir uygarlıktır. Bu uygarlık daha o zamandan, yeni keşiflerle, hiç durmaksızın kendi dışındaki her şeyi öğrenmek ve bildikleriyle karşılaştırmak arzusundaydı. Yapılan taramalar ve karşılaştırmalar neticesinde diğer toplumları çok daha iyi tanıyan, sürekli değişime inanan ve gerektiğinde dünyanın hangi coğrafyasında olursa olsun kendi menfaatleri doğrultusunda değişime “müdahale” eden, Batı toplumları ortaya çıkarmıştı. Bizim durumumuzu diğer Doğu toplumları, özellikle Doğu Akdeniz toplumlarıyla birlikte değerlendirmek hiç doğru olmaz. Bunun temel nedeni Osmanlı İmparatorluğu gibi çok geniş bir coğrafyada her halkın, Batıyla ilişkisi farklılıklar gösterir. Ayrıca, Osmanlı Batıya yakınlığı ve savaşları nedeniyle, özellikle 18. Yüzyıldan itibaren kendiliğinden Avrupa’yı yakın takibe almıştır. Osmanlının Batıyı izlemesi, diğer toplumlara göre çok daha önce başlamış ve bunun neticesinde İlber Ortaylı’nın deyişiyle, “(…) Dış dünya ile kendi konumunu karşılaştıran, yargılayan yeni bir kültür adamı ortaya çıkmıştır.”. Bu kültür adamlarının sürekli gündemi, “Batılılaşmak; yani Batı gibi olmak, batı’yı benimsemek”tir; ve “Bu kavram Türkiye’nin hayatında 18. Yüzyıldan beri rahatsız eden, görünmeyip hissedilen bir Demokles kılıcı gibi var. II. Meşrutiyet’ten beri adıyla sanıyla tartışılıyor. Cumhuriyet döneminde ise resmen programda var.”dır. Değerli tarihçimizin söylediği bu sözlerin ardından, onun sorduğu bir soruyu yeri geldiği için biz de soralım: “Batı nedir?”… Bu sorunun cevabını elbette burada verecek değiliz, ama verilmesi gerekiyor. Asıl ilgilendiğimiz kavram modernizm. Batılılaşmadan ne anladığımızı ortaya koymadan, modernizmin ne olduğunu açıklayamayacağımızı söylemeye çalışıyorum aslında. Osmanlı da, yeni Türkiye Cumhuriyeti de, bu sorunun cevabını aramış, hala da arıyor. Bu arada ülkemizde modernizmin inşası bütün hızıyla devam ediyor. Benim şahsi düşüncem, modernizmin Batı dışında kalan toplumlardaki inşası, Batı kültürünün egemenliğini pekiştirmek için atılmış adımlardır, ya da sonuç bu olmuştur. Sanıyorum, “Batı modernizme nasıl bakmıştır, hangi kimliğin içinden bakmıştır?”, sorusu üzerinde bizim yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Honore Daumier - The Third Class Carriage, c.1862, National Gallery of Canada
Honore Daumier – The Third Class Carriage, c.1862, National Gallery of Canada

Modern Türk Şiiri, Modern Türk Resmi, Modern Türkiye v.b. adlandırmalar, ülkemizde olumlu olarak algılanan ve ülkemizin bu yönde gelişmeler olduğunu ifade eden olgular gibi görünüyor. Bugün bu tür olgularla, kültürel kimliği pek belli olmayan yeni bir aydın tipinin yaratıldığı bir gerçek. Ne yazık ki, bu yeni Türk aydınları, “modern” ve en az Avrupalılar kadar “Avrupalı” oldukları inancındalar. Zihinsel bilinçleri ve üretimleri bu yönde. Hemen her şeyi bu bilinçle açıkladıkları veya buna göre düzenlemeye çalıştıkları görülüyor. Daha önceki yüzyıllarda da, Türk kimliği dışarıdan gelen benzer etkilerle karşı karşıya kaldı. Ama Türk kültürü her zaman daha derinden gelen bir refleksle kendi medeniyetini daha yüksek bir kültür seviyesine çıkarmayı bildi. Bir asrı bile bulmayan zihinsel bir tecrübenin, binlerce yıllık bir medeniyetin dil ve kültür birikimleri içinde kendi yerini almasında bir beis yok. Nihayet her tecrübe bir kültürün içinde kendi gerçeği kadar yer alabilir ve etkileyebilir. Bu yüzden toplumsal kuramların yanında olmak kadar karşısında olmak ta gereksiz bir şeydir. Elbette toplumsal kuramlar doğru şeyler söyleyebilir. Yanlış olan, modernizm v.b. kuramlara kendi kültürümüzün içinden bakamamaktır. Başka türlüsünü düşünememek ve olgulara tek yönlü bakmaktır. Bir olguyu tamamen reddetmek veya olduğu gibi kabul etmektir.

Bana göre Türk aydınıyla Türk insanı arasındaki geleneksel kopukluk bu kavram etrafında yaşanıyor bugün. Maalesef milli eğitim sistemimiz “modern” olmayı ve bir “Avrupalı” gibi düşünmeyi öneriyor çocuklarımıza. Yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağının insanlığa sunduğu yaşam biçimleriyle de destekleniyor bu düşünce. Hemen her yıl yenilenen cep telefonu, biligisayar, otomobil gibi araçlar, bu yaşam biçiminin vazgeçilmezleri, modern olmanın kanıtları ve ölçüsü hâline geliyor. Ama bütün bular bir bilinci tamamıyla dönüştürmeye yetmez, yetemez. Bugün bizim kültürel olarak vardığımız nokta itibariyle, bir Batılı/modern veya bir Avrupalı olduğumuzu söylememiz, kendi kendimize hâllenmekten başka bir şey olmasa gerek.

İşte, içinde bulunduğumuz bu trajik noktayı fark etmeden, kendi kimliğimizi edinmeden, kültürümüzü bilmeden, modernizmi tartışmanın gereksiz bir lafazanlık olacağını düşünüyorum. Bana göre kendi kültürümüz ve tarihimizle barışmadan aydın insan da olunamaz. Yahya Kemal’in geçmişte yaptığı gibi, Türk şiir ve klasiklerini irdelemek için Batıya gitmeye hiç gerek yoktur. Batı da, Doğu da, İstanbul’dadır; bizim ihtiyacımız olan her şey İstanbul’dadır, zaten geçmişte de İstanbul’daydı.

Yahya Kemal Beyâtlı
Yahya Kemal Beyâtlı

Hasan Bülent Kahraman’ın bir kitabı (Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?) her ne kadar “modernizm” üzerine bir şeyler söylememizi dayatıyor gibi görünse de, bu konu üzerinde sırf bu nedenlerle durmak istemiyorum. Ayrıca bana göre, toplumsal bir kuram olan modernizmin temel kavram ve olgularıyla, Yahya Kemal gibi bir şairin şiirlerinin incelenmesi de pek mümkün değil. Bu noktada, bu tür çalışmaların şiirimiz için ne söylediğinden çok, toplumsal kuramlar açısından ortaya çıkardığı sonuçların önemli olabileceği söylenebilir. Ve hiç kuşkusuz bu sonuçlar, özellikle edebiyat ve kültür adamlarımızca dikkate alınmalıdır. Ama iyi bilinmelidir ki, bu tür yöntemler bir şiirin şairini ve o şairin şiirini oluşturan yaşantı ve düşünceleri bir ölçüde ifade edebilir, ama o şiiri oluşturan, “Dil” ve “Kültür” birikimlerini açıklayamaz. Ancak bunu söylemekle, yazarın gereksiz bir iş yapmış olduğunu da söylüyor değilim. Elbette bir şair ve bir şiiri oluşturan ögelerin neler olduğuna çeşitli açılardan bakılabilir, bakılmalıdır da. Bu durumda, “nesnel” şiir incelemesi için önemli olan, yapılan bu tür çalışmaların “ne” işe yarayacağıdır. Az önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, ortaya çıkardığı belge, bilgi ve sonuçlardır.

Osman Hakan A.
Osman Hakan A.

Bize öğretilen, olguları, modernizmin şablonlarına göre değerlendirmek. Hal böyle olunca, dille ilgili bir meseleyi çözmek için bile buna uygun bir şablona, hazır bir reçeteye ihtiyaç duyuyoruz. Örneğin, gelenek gibi çok önemli bir olguyu, bu yöntemle irdelediğimizde, geleneği “şey”, bir “obje” olarak görmemiz gerekiyor. Halbuki, modermizmin de, gelenek de, şablonların içinden bakılarak anlaşılabilecek olgular değildir. Her şeye olduğu gibi, modernizme de, geleneğe de, onların kendi doğası ve gerçeği içinden yaklaşılması gerekir. Ve tabi, kültürel kimliğimizi göz ardı etmeden. Ne yazık ki, aydınlarımızın anlayamadığı ve bizde yapılmayan budur. Oysa “gelenek” geçmişte kalan bir “şey” değildir; hala yaşamakta olan ve gelecekte de yaşayacak olan bir “cosmos”dur; bitmeyen ve asla bitmeyecek bir “süreç”tir. Acaba, gerçekten modernizm geleneği “şey”leştirmek suretiyle reddetmeye mi çalışır?.. Şayet, bu sorunun cevabı evetse, modernizmi, Doğu kültürlerini yok eden bir kuram olarak görmek gerekir. Ki, bu durumda, modernleşme çabalarımızın, kültürümüzde neleri yok ettiğine dikkatle bakılmalıdır. Aslında bana göre, “gelenek” yok edilemez; ve bu, başarılabilecek bir şey değildir. Modernizmin ülkemizde geçmişle bağları koparacak yetkinlikte bir kuram olduğunu sananlar ve bunun başarıldığını düşünenler olabilir. Unutulmamalıdır ki, modernizmin Batı için ifade ettiği bilinç, bizim içinde yaşadığımız bilinçten çok farklı bir doğaya sahiptir.

Osman Hakan A.

Şiir Atı Yayıncılık’ın kurucusu, Behçet Necatigil Şiir Ödüllü şair ve düşünürdür. Varlık, Gösteri, Hece, Poetika, Bürde gibi dergilerde çok sayıda şiiri ve makaleleri yayınlanmıştır. Türk şiiri ve Türkçe dili üzerine önemli çalışmaları ve bu çalışmalar bağlamında hakkında yapılmış çeşitli akademik çalışmalar mevcuttur.

* Bu yazı, Genel Yayın Yönetmenliğini Metin Cengiz’in yaptığı, Osman Hakan A.’nın “Bizim Romanımız Şarkılarımız” ismiyle Diagraf Yayıncılık’tan çıkan kitabında yer almaktadır. 

 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.