Yürüyün, İster Dağların Üstünde İster Ormanın İçinde: Yürümenin Felsefesi

Tüm duyularımızın bir bütün olarak aynı anda çalıştığı tek eylemdir belki de yürümek. Yürürken istemsizce düşünür, duyar, görür, hisseder, koklar ve tadarız. Kışın bir tohum olarak hayallerimize ektiğimiz mutluluğu yürürken baharın güneşinde hisseder, içimize çektiğimiz havanın tadını bile farklı algılarız. Bu yüzden “yürümek spor değildir” diye başlar Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi kitabına.

Nihayetinde “Spor teknik, kurallar, puanlama ve rekabet meselesidir, durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir; duruşları tanımak, doğru hareketleri bir araya getirmektir. Doğaçlama ve yetenek sonra gelir. Spor skor tutmaktır: Hangi sıralamadasın? Zamanlaman ne? Sonuç ne? Tıpkı savaşta olduğu gibi, kazanan ve kaybeden ayrımı burada da mevcuttur. Sporla savaş arasında, savaşta onura, sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur: rakibe duyulan saygı, düşmana duyulan nefret… Spor marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin hazırlar. Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu. Yürümek spor değildir. Bir ayağı diğerinin önüne atmak çocuk işidir. Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır, ne de puanlama…” Bu yüzden olsa gerek insan yürürken tüm hırslarından kurtulmuş ve de tüm benliğiyle beraber etrafını tanıma çabası içerisine girmiştir.

Mesela Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen usta bir yürüyüşçüdür. Sık sık yürüyüşten bahseder, açık havalarda yürüyüş yapar ve bu yürüyüşleri yazarlığının ayrılmaz refakatçileri olur. Bu yüzden “Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir,” der. Ancak böylesi bir düşünmenin mahsulü olan kitaplar dağların keskin ışığını veya denizin güneşli pırıltılarını yansıtır. Yoksa kütüphanelerde sayısız dipnota, kaynakçaya ve çürütülen fikirlere boğulmuş kitaplar, doğasında daima bir kasvet, bir gri ton taşır. Bu tonları gördükçe insan bir kitabın yürüyüşünü de akıcılığında arar.

Zira sayısız alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş ve de dipnotlarla oldukları yere çökmüş kitapları obez ve sıkıcı bulur Gros. “Güçlükle, yavaş yavaş okunurlar,” der ve devam eder, “Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur; düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir, doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleriyle ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez; sadece düşünce, muhakeme ve karardan ibarettir. Hareketten, dürtüden doğan bir düşüncedir bu. Onda bedenin esnekliğini, enerjisini, dansın ritmini duyumsarız… Ortaya uzun kılı kırk yaran eleştirel bir yorum değil, hafif ama derin düşünceler çıkacaktır. Asıl zorluk işte budur: Düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplarsa ağır ve sığdır, birer kopya seviyesinde kalırlar ancak. Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yazmayı kısa bir mola anına indirgemek, yürüyen bedeni geniş, açık mekânları seyreylerken dinlenmeye bırakmak gibi,” diyen Gros bu düşüncelerinde ne kadar yanılabilir?

“Yürürken hiçbir zaman yalnız değilizdir çünkü yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz, özellikle de uzun süre yürüdükten sonra. Demek istediğim, tek başımıza da olsak, bedenimizle ruhumuz arasında bir diyalog vardır her zaman…”  

Linda Klippenstein’ın “Walking Strong” serisinden.

Hem “Dışarısı, bizim bir diğer parçamızdır: Bir araya geldiğimizde hayatta olduğumuzun tam ayırdına varırız,” Çevresine bakabilmesiyle görebilmesi arasındaki farkı insan, dışarıda olmaya ve dışarısının kendinden bir parça olması hâline bağlar. Bir tek böyle etrafında olup bitenlerin farkına varır ve ancak böyle bir diğer parçası olan kendisiyle her defasında yeni konuşmalar yaparak kendinin ne olduğunun farkına varır. Bu farkına varışı Gros: “Yürürken hiçbir zaman yalnız değilizdir çünkü yürüdüğümüzde çok geçmeden iki kişi oluruz, özellikle de uzun süre yürüdükten sonra. Demek istediğim, tek başımıza da olsak, bedenimizle ruhumuz arasında bir diyalog vardır her zaman…” cümleleriyle ifade ederken bir benzerini de Rousseau söyler: “Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım […] Bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum; manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.”

Soluk Mavi Nokta

Gros’un Carl Sagan’ın o meşhur “soluk mavi nokta”sını anımsatan, “Yürümek bedenden başka bir şey istemez. Bilginiz, okumalarınız, ilişkileriniz burada işe yaramaz. Yürümek için bir çift bacak, görmek için de bir çift meraklı göz yeterlidir. Yürüyün, bir başınıza, ister dağların üstünde, ister ormanın içinde. Tepeler ya da yemyeşil sık dallar için hiçbir şey ifade etmezsiniz, bir hiçsinizdir. Bir rolünüz, mevkiniz, hatta kişiliğiniz bile yoktur artık, yollardaki sivri taşları, hafifçe sürtünen uzun otları ve rüzgârın ferahlığını hisseden bir bedenden ibaretsinizdir,” ifadeleri, yürümenin insana kazandırdığı mütevazılığı belirtmenin yanı sıra bir kez daha kişinin kendisinin farkına varmasını, kendini ve türünü tanımasını sağlar. Gros’un gerek kendi cümlelerinden gerek kitabı içerisinde alıntılayarak yer verdiği başka düşünürlerin ifadelerinden hareketle Yürümenin Felsefesi insana yürümek eylemiyle ancak insan olmaya ilk adımın atılabileceği fikrini veriyor.

İster açık bir havada denize karşı, ister dört duvarla çevrelenmiş bir oda içerisinde okunsun, Frederic Gros’un bu eseri, Yürümenin Felsefesi, zihninizde canlanan imgelerin eşliğinde hayali bir yürüyüşe çıkarıyor sizi. Değil sayfalar arasında, kelimeler arasındaki her geçiş bile bir yürüyüş olarak görünüyor zihninize ve bacaklarınızda istemsizce bir yürümek hissi beliriyor. Fakat önceki yürüyüşlerinizle kıyaslayamayacağınız türden bir yürüyüş olacak bu artık. Sizi ayağa kalkmaya zorlayan bu arzu, bu enerji, geçmiş yürümelerinize benzemeyen türden bir yürüyüşe çağıracak sizi. Ve bu kitabı okuduktan sonra bundan sonraki okumalarınızda asla aklınızdan çıkarmayacağınız şu cümle rehberlik edecek size: “Bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.”

Yazar: Özgür Virlan

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.