Ayrımlar Ayrımları Doğurur: Şu Sahneye Birazcık da Radikal Serpiştirelim

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası, Cineritüel, Havayolu 101 başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog çalışmaları bulunmaktadır.

“Eğer dikkatli olmazsanız; gazeteler, mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise çok sevmenizi sağlayabilir.”

Malcolm X

“Ayrımcılık sık bir şekilde önyargı ve stereotip kavramlarıyla birlikte görülmektedir. Sosyal bilimciler önyargı tanımlarında farklılıklar göstermelerine rağmen önyargının bir grup veya grubun üyelerine karşı, genelde negatif bir ön değerlendirme olduğu düşüncesinde uzlaşırlar.” (*)

Dinsel Önyargı (Religious Prejudice) ise, inanç bazlı ayrımcılığı temel alan, sistemli veya sistemsiz bir davranış biçimidir. Asimilasyon, tek tipleştirme, ibadet özgürlüğünün kısıtlanması, kitlesel algı yönetimi, önyargı oluşturmada en çok başvurulan yöntemlerdendir. İdeal toplumsal arayış ve genelgeçer ahlâk kuramları oluşturmaya çalışmak, farkında olarak veya olmayarak otonom bir insan varlığına ulaşmayı hedefler. Semavi dinlerdeki anlamsal karşılığı dünyevilik olan sekülerizm (laiklik), para-materyal eksenini çembere alan karşıt görüşler, kapitalizm-sosyalizm; belirli bir değerlendirmeye tâbi tutulabilir.

Bruce Almighty (2003) filmi, bu yorumlamalara iyi bir örnektir. Bir plazanın üst katında konuşlanmış holding patronu olan bir Tanrı’nın bizzat kendisini görürüz filmde. Tanrısallık vehmine sahip olan insan, yeterli olanağı elde ettiğinde elindeki mucizelerle ancak bireysel ihtiyaçlarını ve zevklerini tatmin etmeye çalışan bir varlıktan ibaret olacaktır. Her şey o kadar komik ve eğlencelidir ki, Tanrı’nın varlığını Alaaddin’in Lamba Cini’ne indirgeyen bir tasvirle karşılaştığımızın farkına bile varamayız. Tanrı; ancak insanlığın isteklerini yerine getirmesi gereken bir objedir.

Farklı bir bakış açısı ise; Katolik ruhban sınıfına mensup bir aileden gelme Charles de Gaulle’nin kendi 1950’ler Fransa’sında estirdiği toplumsal muhafazakârlık rüzgârlarının; Léon Morin, Priest (1961) gibi filmlerin çıkmasına ortam hazırlaması üzerine olabilir. Priest; dönemin din anlayışının üzerine giderek, bir papaz karakteri üzerinden yeni bir yol ve akıl ortaya koyar. Bu öneriyi yaparken de karşısına, etkileşime açık komünist bir karakter yerleştirir. Komünizm gibi siyasal doktrinler, Katolik ve ordu baskın bir toplumun önündeki en büyük akıl karışıklığıdır. Bu sebeple komünizmin mantığını, belirli bir Tanrı inancına sahip bu kitlelere sempatik görünecek hâle getirmek gerekecektir. Nitekim bu tip filmlerin zemin hazırladığı altyapı; liderler ve din adamlarının eli ile dezenforme edilen dinsel yaşamın yerine, devrimsel bir harekete zemin hazırlayacaktır. 1968 Paris Öğrenci ve İşçi Ayaklanması, Fransa’nın yakın siyasi dönemine damga vurarak Katolik ağırlığın, ülkenin genç nüfusu üzerindeki etkisini önemli oranda azaltacaktır.

Uzun vadede etnik bölüştürmeye zemin oluşturan nasyonalizm (ulusalcılık) ve yardımcısı etnosentrizm (kabile, etnik, ırksal milliyetçilik vb.) ise başka bir kategoride değerlendirilebilir. Cumhuriyetçi ve muhafazakâr ABD’nin emperyal projelerine zemin hazırlayan filmler, dinsel ayrıştırma konusu üzerinde özellikle durur. Mesaj doğrudan verilmeyerek; ABD’nin hâlis ideallerinin, tüm insanlığın kurtarıcısı olacağı hayali kurdurulur. Fakat ABD, öncelikle kendi halkını bu hayale inandırmaya çalışır. Örneğin muhafazakâr tavrın suça yaklaşımını irdeleyen Death Wish (1974)(**); savaş karşıtı sosyalist ve liberal topluluklara karşı kendi haklı üstünlüğünü empoze etmeye çalışır. Bunu, daha da öncesinde Western sinemasında görürüz. Fakat Western filmleri daha çok ırksal bir ayrıştırma üzerinden anlatılır.

Death Wish filminde işler; genelgeçer ahlâk kuramları, kentsel yapılaşma, adli kavramlar, Amerikan ekonomi rüyası ve ideal aile tiplemeleri ile en başta belirttiğimiz siyasal düşüncelerin tam tersine göre gerçekleşir. Bu tip filmlerin hazırladığı toplum; Clint Eastwood ve Kathryn Bigelow gibi Amerikan milliyetçisi ve muhafazakâr yönetmenlerin ellerinde yoğrularak, “Ne de yüce amaçlı ordulara ve ideallere sahip oldukları!” emperyal hâkimiyet idealine inandırılır. Hedef genelde Ortadoğu ve İslam toplumlarıdır. Bol Oscar adaylığına sahip The Hurt Locker (2008), American Sniper (2014), Black Hawk Down (2001), Zero Dark Thirty (2012) gibi filmler; Amerikan ordusunun Ortadoğu’daki tahakkümünü legalleştirir ve İslam dinini fakirlik, radikalizm, kadın karşıtlığı ve cehalet ile özdeşleştirir. Seyirci ise bu zavallı toplumlara acıyarak, içten içe “Ne de büyük Amerika!” düşüncesini hafzalında büyütür.

Slovaj Zizek, “İşkence hayat kurtarır mı? Belki, ama kesinlikle ruhu öldürür ve en kötü gerekçelendirme de gerçek bir kahramanın, insanlarının hayatlarını kurtarmak için kendi ruhunu feda etmeye hazır olduğu iddiasıdır. Zero Dark Thirty’deki normalleştirilen işkence adım adım yaklaştığımız ahlaki boşluğun bir parçası.” (***) sözleri ile dinsel ayrıştırmanın sözde haklılığına bahane hazırlayan oryantalist sığ düşünceye bir cevap sunmuştur. Keza Irak konusunda özeleştiri yapan bir mini-dizi olan Generation Kill’de (2008), askerlerin Irak’ta gördükleri tüm insanlara, “Arap” ve “Haci” diye seslenmeleri, Amerikan toplumunun önemli bir kesiminin yansımasıdır da. Malcolm X (1992) gibi hem siyahilerin haklarını hem de dini inanç özgürlükleri için mücadele eden bir lideri anlatan filmde; beyaz ırkın üstünlüğü ve İslam’ın ancak ABD’de yaşamaya değer görülmeyen insanların inanacağı türden bir din olduğunu savunan kitlelerin mantıksız suretlerini de izleyebilirsiniz. Daha da utanç verici bir anekdot ise, The Road to Guantanamo (2006) filmindeki sözde El-Kaide Örgütü üyelerini canlandıran oyuncuların, Berlin’de Gümüş Ayı ödülü aldıktan sonra, ABD tarafından gerçek bir terörist sanılarak havaalanında gözaltına alınıp sorgulandığı gerçeğidir.

Subliminal mesajlar, provakatif metinler; kahramanlaştırılan karakterlerin üzerinden yaratılmış bir görsel dünyanın içine yedirilerek çoğu zaman bilinçaltımıza işlenir. Yapımcılar, dönemin siyasal veya düşünsel geçişine göre dayatmak istedikleri düşüncenin, en estetik hâlini anlatabileceğine inandıkları yönetmen veya yazarlardan bu tip projeleri talep ederler. Amaç, toplumsal katmanları yavaşça başka bir geleceğe hazırlamaktır.

(*) Fiske, 1998; Jones, 1997; Nelson, 2002)

(**) Ryan, M. ve Kellner, D. (1988). Politik Kamera; Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası (E.Özsayar, Çev.) İstanbul: Ayrıntı.

(***) Zero Dark Thirty: Hollywood’s Gift to American Power, Slavoj Zizek. 01.25.2013, The Guardian.

Ayrımlar Ayrımları Doğurur¹: Bu yazı “Fil’m Hafızası Mag” dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır.

 

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.