Temiz Yüzlü, Kentsoylu Bir Jön: Tarık Akan

Dilan Salkaya

Dilan Salkaya Hakkında

1994 yılında İstanbul'da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde sinema okudu, İstanbul Üniversitesi Radyo, Tv ve Sinema Bölümü'nde yüksek lisansına devam ediyor. Fil'm Hafızası, Sinema Terspektif, Berfin Bahar, Rabarba, Hayal Perdesi gibi farklı mecralarda ve dergilerde sinema üzerine yazıları yayımlandı, çeşitli kısa film denemeleri oldu. Cineritüel'de yazmayı sürdürüyor.

1950’li yıllarda, star sisteminin ayaklarının yere bastığı, seyircinin âşina olduğu rollerde ve hikâyelerde görmekte direttiği oyuncuların sinemayı ele geçirdiği, filmlerin bu yıldız isimlerle pazarlandığı, halkın rol model olarak yine bu isimleri benimsediği bir Türkiye portresi vardı. Ayhan Işık, Sadri Alışık, Göksel Arsoy, İzzet Günay, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun, Kartal Tibet, Kadir İnanır, Orhan Günşıray’ların hayalleri süslediği, sipariş üzerine senaryoların yazıldığı, kimi zaman fiziksel avantajları oyunculuklarının önüne geçen isimlerin gırla gittiği Yeşilçam’da, halkın ulaşılması imkânsız bir kartpostal ünlüsü olarak görmek yerine, aileden biri gibi hissedip bağrına bastığı jönler de yok değildi. Burada “sıcak, samimi, içi dışı bir, dürüst” olmanın yanı sıra, “oyunculuğunun sınırlarını zorlayan, yenilikçi” diye tanımlayabileceğimiz bir kriter de devreye giriyordu. Hep aynı filmlerde seyirci karşısına geçip garanticiliğe sığınmamak ve ilerlemek, örneğin gangster filmlerindeki rolleri ile güzel huylu ve ahlâklı karakterlerini aynı potada eritebilen Yılmaz Güney’in karşıladığı bir özellikti. Bir de canayakın gülümsemesi, yeşil gözleri, uzun boyuyla görsel algıya hitap ettiği sinema yılları bir yana, sonradan benimsediği toplumcu gerçekçi kimliğiyle bir dönemin sansüre uğrayıp yasaklara kurban giden, görmezden gelinen meselelerine de eğilen ve tıpkı Yılmaz Güney gibi hangi rolde seyirci karşısına çıkarsa çıksın hep çok sevilen Tarık Akan vardı.

“Korkmayın haydut değilim, sadece öptüm sizi.” 

Aslında star sistemi içerisinde Tarık Akan’ı ayrıksı kılan, komedi ve romantik komedi gibi türlerde oynayarak ticari sinema alanında da en çok izlenen ve hatırlanan isimlerden olmasıdır. Sinemaya giriş yaptığı 1970’li yıllarda, Oh Olsun (1973), Mavi Boncuk (1974), Ateş Böceği (1975), Delisin (1975) başta olmak üzere, filmlerinin söz konusu tür özelinde akla ilk gelenler ve en iyiler olarak anılması, bir dönem -yabancı yapımlar da dâhil- polisiyelerde yer alıp yurt dışına açılması, 70’lerin sonunda siyasi bir çizgiyle toplumcu gerçekçi duruşu benimseyip işçi sınıfının mücadelesini, Kürt sorununu, işkenceyi, grevi, başkaldırıyı desteklemesi, kısacası elini attığı her alanda belli bir saygınlığı ve başarıyı yakalayarak unutulmaz olmayı başarması, Tarık Akan’ı hem yakışıklılığıyla gönülleri fetheden hem de kir pas içinde direnen bir kahramana dönüştürmüştür.

Yiğit Osmanlı delikanlısı imajı, Agah Özgüç’ün en çok Ayhan Işık’a yakıştırdığı bir betimlemedir. Jön tanımına uyar şekilde mert, güçlü, dürüst erkek tipinin son temsilcilerinden birisi Kadir İnanır ise diğeri de Tarık Akan’dır. 1971’den 1978’e dek oynadığı filmlerde yakışıklı, uçarı, çapkın ama hep iyi kalpli bir delikanlıyı canlandıran Tarık Akan, Ferit tipiyle adeta özdeşleşmiş, “iyi kalpli” oluşu onu seyircinin gözünde her zaman yüceltmiştir. Özellikle Solan Bir Yaprak Gibi (1972), Beyoğlu Güzeli (1971), Azat Kuşu (1972), Yeryüzünde Bir Melek (1973), Boşver Arkadaş (1974) gibi yapımlarda hassas ve romantik “Küçük Bey” olarak izleyicisinin karşısına geçmiş, bu yıllarda kentsel değerlerin temsilciliğini üstlenmiştir.

“Ben ticaretle meşgulüm. Ya siz?”

1970’de Ses dergisinin düzenlediği bir yarışmayla Yeşilçam’a belki de en tepeden giriş yapan ve sonrasında hiç alçalmayan Tarık Akan, tahsil sahibi, ezilmemiş, kavgaya ve isyana meyletmeyen, sorgulamak yerine kadınlarla ve mizahla şekillendirdiği kendi öz dünyasında sevimli, kıvrak dilli, efendi ancak kurnazlığı da elden bırakmayan bir tutum sergileyen, birbirini tekrar eden intizamlı tipleriyle kariyerinin ilk dönemini şekillendirir.

Melek Mi Şeytan Mı (1971), Tatlı Dillim (1972), Sev Kardeşim (1972), Aşkların En Güzeli (1972), Yalancı Yârim (1973), Yaz Bekârı (1974), Çapkın Hırsız (1975), Öyle Olsun (1976) gibi filmleriyle 70’lerin aranan yüzü hâline gelir. Hülya Koçyiğit, Türkân Şoray, Filiz Akın, Müjde Ar, Fatma Girik, Emel Sayın, Gülşen Bubikoğlu, Perihan Savaş, Necla Nazır gibi star isimlerle kamera karşısına geçer; sonradan filmlerinde oynamayı reddedeceği Ertem Eğilmez başta olmak üzere, Orhan Aksoy, Orhan Elmas, Nejat Saydam, Memduh Ün, Safa Önal, Osman F. Seden, Ömer Lütfi Akad, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz gibi usta yönetmenlerle çalışır. Tatlı Dillim, Sev Kardeşim, Oh Olsun, Boşver Arkadaş, Gece Kuşu Zehra, Ah Nerede (1975), Delisin, Bizim Aile (1975), Öyle Olsun filmlerindeki Ferit karakteriyle ve peşinden koştuğu, çoğu zaman Alev adını alan güzel bir kadınla birlikte seyircinin aşka bakışını yeniden kurgular. Asla özel hayatıyla gündeme gelmeyen Akan, genç kuşağın idolü olur, yardımsever ve merhametli duruşuyla seyircisinden hep tam not alır, genç kızlara ise yeşil gözleri, gür saçları, boyu ve posuyla hayaller kurdurur.

“Karanfilli herif geçti mi?”

Gülşen Bubikoğlu ve Emel Sayın’lı romantik komedileri, bu dönemde ciddi bir kitle yakalar. Aynı zaman diliminde yer aldığı iki dramla ise aşk filmleriyle süregiden kariyerini, farklı bir yöne sıçratır. Bunlardan ilki 1973 yapımı, yine Ertem Eğilmez imzalı Canım Kardeşim, diğeri ise Necla Nazır ile birlikte kamera karşısına geçtiği, Safa Önal’ın Umut Dünyası adlı filmi olur. Canım Kardeşim ve Umut Dünyası, Beyoğlu Güzeli’ndeki “Doktor Ferit”, Hababam Sınıfı serisindeki “Damat Ferit”in yerini yeni bir ekole bırakınca, 1973 senesi, Tarık Akan için bir kırılma noktası teşkil eder.

Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Ertem Eğilmez’in beyazperdeye aktardığı Hababam Sınıfı serisi, farklı türlerde aynı başarıyı elde edebilen Akan’ın, komedi alanındaki kült filmi olur. Seri aslında güldürüdür ama ezberci eğitim sisteminin öğrencileri içine soktuğu durumu da hissettirmeden eleştirir. Henüz politik filmlerin yüzü olmayan Akan için Hababam Sınıfı, bu anlamda topluma uzanan bir alt metin de barındırır. Serinin devam filmi Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı’dan (1976) sonra Arzu Film’den ayrılınca, Tarık Akan’lı filmlere dönemin piyasasını elinde bulunduran büyük yapım şirketlerince ambargo uygulanır ve Akan’ın kariyerinin ikinci yarısı, bu vesileyle başlamış olur. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Akan’ın Kariyerinde İlk Kırılmalar: Canım Kardeşim ve Umut Dünyası

1970’lerde yalnızca yakışıklılığı için kamera önünü geçtiğini kendisi de itiraf eder. “Zengin aile çocuğunu oynuyorum ama ben öyle değilim ki.” deyip ait olmadığı dünyalarda geçirdiği zamanı sorgulamaya başlamasının üzerinden dört sene geçmeden, Canım Kardeşim’deki (1973) Murat olarak karşımıza gelir. Belki de onun politik filmler dönemini önceleyen, piyasa filmlerine karşı çıkışının fitilini ateşleyen yapım, yoksul, alkolik bir babanın oğlu olan Murat’ın, babasının ölümünün ardından kardeşi Kahraman’ın (Kahraman Kıral) bakımını üstlenmek zorunda kalmasını, sefalet içerisindeki bir hayata tutunmaya çalışan küçük şehir insanlarıyla beraber aktarır.

Murat ve yakın arkadaşı Halit (Halit Akçatepe), kan kanseri olan küçük çocuğun son arzusunu yerine getirmek, bir televizyon alabilmek için film boyunca didinirler. Türk Sineması’nın en güçlü dramlarından olan Canım Kardeşim, samimi ve sımsıcak oluşuyla, bu çaresiz insanları bir daha unutmamak üzere hayatımıza dâhil eder. Adile Naşit, Metin Akpınar, Kemal Sunal gibi büyük isimlerin, filmde küçük rollerde yer almaları, küçük insanların ne denli kudretli olduklarını kavramamıza da olanak tanır. Zira filmin gücü ve Yeşilçam tarihinde duygusal bir kırılma yaratan etkisi de bu formülde gizlenir.

Umut Dünyası’nda ise yine yoksullukla mücadele eden ama işçi olarak yurt dışına gitme hayallerini de her şeye rağmen sürdüren, matbaada çalışan bir genç olarak seyircisini selamlar Akan. Bir gün, kimsesizler yurdunda büyümüş Zeynep’le (Necla Nazır) karşılaşınca hayatı değişmeye başlar. Sıvaları dökük, ışığı az, köhne bir bodrum katında yalnız bir hayat sürdürürken karşısına Zeynep çıkınca, umut dünyalarını aydınlatacak hayalleri birlikte kurmaya başlarlar. Nitekim sonunda bir aile ortamına evrilen bu tesadüfi birliktelik, Umut Dünyası’nı tıpkı Canım Kardeşim gibi en sevilen melodramlardan birine dönüştürür. Bunda Safa Önal’ın kalem ustalığının olduğu kadar, aşk filmlerindeki Ferit tipinin başarısını ve yalınlığını gölgede bırakıp, karakter oyuncusu olarak yetkinliğini ispatlayan Akan’ın varlığı da mühimdir.

Dört yıl daha geçer, bu defa 1977’de Türker İnanoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği, Guido Zurli imzalı, Türkçeye “Cani” olarak çevrilen bir İtalyan filminde komiser Murat olarak perdede hayat bulur Akan. Aynı yıl Babamın Evlatları filmindeki “Fırıldak Ömer” rolüyle polisiye/aksiyon türü denemeleri hız kazanır. Sonrasında onu, 1984 yapımı Kayıp Kızlar’da Komiser Yılmaz, Hülya Avşar ile oynadığı Tele Kızlar’da (1985) Komiser Şahin olarak iki kez daha benzer rollerde izleriz. Tarık Akan’ın 1973’te başlayan kırılması, 1977’de polisiyeyle yurt dışına açılmasıyla etki alanını genişletir, 1978’de bıyık bırakınca hepten yörünge değiştirir.

Bıyık Bırakılmış, Damat Ferit Çok Eskide Kalmıştır: Maden’den Yol’a

“Paradan başka şeyler de lazım.”

Sinemamızda işçi filmleri, sansür mekanizması nedeniyle hiçbir zaman beklediği değeri görememiş, toplum için sanat yapma düşüncesi erken sinema yıllarımızın tek temsilcisi olan Muhsin Ertuğrul tarafından dile getirilmemiş, hâl böyle olunca işçiler ilk defa 1960’ların başında filmlere konu olabilmiştir. O zamana dek birkaç kalburüstü köy filmi dışında, polisiye ve melodram esiri olan Türk Sineması, Yeşilçam’ın masalsı, toz pembe veya tam zıttı silahlı, şiddet içerikli, “seyirci çeken seyirlik” misyonunun altında hep ezilmiştir.

Özellikle grev mevzusunun sinemamızda 1973’e dek iki kez kullanıldığını düşündüğümüzde -ki bu filmlerden biri Ertem Eğilmez imzalı Oh Olsun’dur ve mesele, filmde bir aşk hikâyesinin içinde yalnızca göstermelik şekilde anılır- grevi gündeme taşıyan esas filmin Vedat Türkali’nin yazıp Ertem Göreç’in yönettiği Karanlıkta Uyananlar (1964) olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O zamana dek kaderine razı gelen, her şeyi Hak’tan bekleyen suskunlar olarak algılanan işçiler, bu filmle birlikte bilinçlenip örgütlenen, ses çıkarmaya başlayan bir kitle olarak sinemada kabul görürler. Yılmaz Güney’in Umut (1970) ve Endişe’si (1974), Ömer Lütfi Akad’ın Diyet’i (1974), işçilerin ana karakter ya da yan karakter olarak işlendiği ilkler arasında yer edinir. İşçi sınıfının sinema üzerinden bir bilinç yakalaması gibi, Tarık Akan’ın sinema kariyeri de bu yönde cesur bir değişim geçirir. Aslında toplumcu gerçekçiliğe yönelmesi, yakışıklılığı, boyu posu, jönlüğün son temsilciliğiyle türlü fırsatlar elde edebilecekken oyunculuğunu fiziksel avantajlarının önünde tutmasıyla, bir inanç ve asalet öyküsüne dönüşür.

Arzu Film’le çalışmayı reddedince hiçbir filmde rol bulamayan Akan’ın, Cüneyt Arkın ile başrolü paylaştığı, Yavuz Özkan’ın yazıp yönettiği Maden’den (1978) sonra şansı döner. Türkiye’de ilk kez aynı filmde iki star yan yana gelince, Yeşilçam’ın sekiz büyük şirketinin koyduğu ambargo yenilir, film mucizevi şekilde bütün bölgelere satılır, Altın Portakal’da En İyi Film ödülünü alır. Hem Yeşilçam’daki tekelleşme son bulur hem de Akan’ın kariyerindeki ayakları toplumla temas hâlinde olan ikinci dönem tam anlamıyla başlamış olur. Filmde maden ocağındaki göçük sebebiyle arkadaşlarını kaybeden işçiler, İlyas (Cüneyt Arkın) ve Nurettin (Tarık Akan) önderliğinde imza toplamaya ve müfettiş çağırmaya karar verirler. Hem Yeşilçam’ın tekel sistemine hem de filmde işçiyi değersiz kılıp sömüren emperyal sisteme “Dur!” demenin vakti çoktan gelmiştir.

Geniş paça pantolonu, ütülü gömleği, süveter ve kravatıyla görmeye alışkın olduğumuz Tarık Akan, lastik çizmeleri, bol kıyafetleriyle, teri kömüre karışmış hâlde, bıyıklı bir işçi olarak karşımızda durur. Alışkın olduğu kentsoylu hayatın uzağında, fakir, biçare, geçim derdi içerisinde bir aile babasıdır ilk defa. Aydınlığa çıkma yolunun beraberlikten geçtiğini vurgulayan, sendikalara ve sisteme karşı gelen, emperyalizmin oyunlarını reddedip işçilere güvenen, İlyas’ın “Sizin o sade, gösterişsiz fakat doğru, sağlıklı gelişmenizden, aydınlık haberler yaz bana.” diyen kardeşinin mektubundan güç alan film, “birlik” mesajını cesurca aktarır. İlyas’ın hayatını kaybetmesi üzerine birbirlerine kenetlenip ilk defa birleşen işçilerin filmi olan Maden, Tarık Akan’ın Yılmaz Güney’le tanışmasına vesile olduğu için de ayrı bir yerde durur.

İşçileri ve işçilerin sistemle, işverenle çatışmasını görünür kılan isimlerin başında gelen Yılmaz Güney, Sürü (1979) filmiyle Tarık Akan’ın seçtiği yeni yoldaki en büyük motivasyon kaynağı olur. Üretim ilişkilerindeki çarpıklığın, yoksul insanın dramının yansıtıldığı filmde, geleneksel ataerkil düzeni karşısına alan, Veysikanlar aşiretinin sesi çıkan, direnen oğlu Şivan’ı canlandıran Akan, Türk Sinema tarihinin en unutulmaz karakterlerinden birisini var eder. Tek başına sarsılmaz ağalık sistemine, kadını özne konumundan düşüren topluma karşı gelir. Şivan, Tarık Akan’ın Osmanlı torunu mirası kusursuz hatlarına sırt çevirdiği, bıyığıyla ilk defa yürekten özdeşleştiği karakteri olur.

“Katılın emekçiler! Katılın savaşa! Kahrolsun faşizm.”

Erden Kıral’ın ilk uzun metrajlı filmi Kanal’da (1979), toprak ağalığına karşı duran ve köylünün yararını düşünen bir kaymakamı canlandırır;  Atıf Yılmaz’ın, dinsel törelere sonuna kadar bağlı bir köylüyü anlattığı Adak’ta (1979), iftiraya uğrayıp hapse girince bu dertten kurtulur kurtulmaz oğlunu Allah’a kurban etmek üzere adak adayan Müslüm oluverir. Müslüm’ü bu raddeye getiren durumları ve eylemleri de sorgulayan, cahilliğin, yozlaşan ve değişen koşullara uyum sağlamakta zorluk çeken din olgusunun, ilk defa bu denli sosyolojik temellerle irdelenmesine olanak tanıyan film, Tarık Akan’la derinleşen Müslüm üzerinden psikolojik bir okuma da sunar.

1977 yapımı Baraj’da baraj inşaatında çalışan işçilerin hayatını, 1979 Altın Portakal Film Şenliği’nde Yavuz Özkan’a En İyi Yönetmen ödülünü getiren Demiryol’da demiryolu işçilerinin grevini aktaran Tarık Akan, Sürü’yle birlikte sansüre uğrayacak yeni bir filmde de böylelikle yer edinir. Yani aslında sinemamıza 60’ların ortasında, tam anlamıyla bir karakter olarak ise 70’lerde giren işçiler ve onların direniş, grev mücadeleleri, Tarık Akan’ın her koşulda, 12 Eylül döneminin karanlığında bile savunduğu meselelerdir. İki buçuk ay içeri girse de Yol (1982) filmine karşı motivasyonunu kaybetmeyen, yükselen sol hareketi bir moda akımı gibi üzerine uydurmak yerine özüne katık edip adeta yaşayan Akan, halkın bir oyuncuyu “öz” olarak benimserken dikkat ettiği değerlerden, dürüstlükten ve samimiyetten asla ödün vermez. Türk Sineması, ilklerine imza atarken, yanına en güvendiği Tarık Akan’ı almaktan bu sebeple geri durmaz. Akan ve sinemanın birbirine kenetlenmesi, “Paradan başka şeyler de lazım.” diyen herkes için, aydınlığa çıkmanın ve ilerlemenin nişanesi olur.

Yönetmenliğini Yılmaz Güney’in Şerif Gören ile birlikte üstlendiği, Altın Palmiye ödüllü Yol’da ise bu defa feodalite hedef alınır. Cesur filmleriyle sermaye sahiplerinin, eşkıyaların, egemen güçlerin karşısındaki yoksul ve yoksun halkın bireysel mücadelesinin altını çizen Yılmaz Güney sayesinde, Tarık Akan’ın oyunculuğunun zirvesi olarak değerlendirebileceğimiz bir filme imza atılır. Yol, Akan’ın politik dönem filmlerinin doruk noktası olarak son yüzyıla damga vurmakla kalmaz, Türk Sinema tarihi içerisinde de en iyi filmlerden biri olarak evrenselleşir.

80’lere geldiğimizde Şerif Gören ve Zeki Ökten ile çalışmaya başlayan Tarık Akan, iki ustanın birlikte yönettiği Derman’da (1984) bir kanun kaçağını, Zeki Ökten’in Pehlivan’ında (1984) Libya’ya işçi olarak gitme hayalleri kurarken baba mesleği olan pehlivanlığı deneyen, ancak bu işe bile hilenin bulaştığını görünce umudu kırılan dürüst bir pehlivanı canlandırır. Şerif Gören’in Kan’ında (1985) ise kan davası paralelinde ilerleyen bir ağa ve oğlunun hikâyesini yansıtır.

“Sen halkın uyanmasını bekliyorsun, oysa o namussuzlar, geceyi uzatmak için ellerinden geleni yapıyorlar.”

Baraj, Maden ve Kanal filmleriyle başlayan toplumsallaşma hareketi, Sürü ve Yol ile taçlanırken; Muzaffer Hiçdurmaz’ın 1987 yapımı, darbe sonrası çekilen ilk grev filmi olan Çark’ında, deri atölyesinde çalışan işçilerin mücadelesi olarak, içinden çıkılamayan çark düzenine rağmen sürer. 12 Eylül dönemini anlatan Ali Özgentürk imzalı Su da Yanarda (1986) “ölüm kalım rüzgârları” eserken, Yusuf Kurçenli’nin Çözülmeler’inde (1994) bu sefer 12 Eylül sonrası anlatılır. Bir hayale bürünen komünizm ve sol ideoloji, Kurçenli’nin zihninden perdeye yansıyan 68 kuşağı tarafından, Tarık Akan’ın da eliyle, resmen öldürülür.

Arkadaşım (1983), Gecenin Sonu (1983), Yosma (1984), Beyaz Ölüm (1983), Alev Alev (1984), Paramparça (1985), Tele Kızlar, Kıskıvrak (1986) ise onun star yönünü sürdürdüğü, Halit Refiğ isminin ön plana çıktığı ticari film çalışmalarının, 80’lerdeki uzantısı olur.

90’lar ve 2000’ler, Tarık Akan için kariyerinin artık son dönemleridir. Yine Rıfat Ilgaz’ın romanından Yusuf Kurçenli’nin uyarladığı Karartma Geceleri’nde, sıkıyönetimin gölgesindeki idealist bir öğretmeni canlandırır. Filmdeki Mustafa öğretmenin sansüre uğrayan şiir kitapları gibi filme de yasak getirilir. Yılmaz Erdoğan’ın 2004 yapımı Vizontele Tuuba filminde darbeciler tarafından alıkonulan bir kütüphaneci olur. Mücadelesini, hayat verdiği karakterler ve onlardan kendi hayatına uyarladığı yaşantılar üzerinden sürdürür.

Akan’ın Son Limanı: Deli Deli Olma

Ertem Eğilmez ambargosu, Yeşilçam’daki tekel sistemini yerle yeksan eden Maden girişimi, en kaliteli güldürüleri, en dokunaklı aşk hikâyeleri, delikanlılık hâlleri, polisiyeleri, Sürü’sü, Yol’u bir yana, Tarık Akan filmografisindeki son huzurlu limandır Deli Deli Olma (2009).

1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Ruslar’ın Kars’a yerleştirdiği Malakanlar’ı ele alan, Murat Saraçoğlu’nun ustalık eseri Deli Deli Olma, Malakan Mişka’yı canlandıran Tarık Akan’ı beyazperdede gördüğümüz son film olması nedeniyle önem kazanır. Deli Deli Olma, Yol filminden tam yirmi yedi yıl sonra Tarık Akan ve Şerif Sezer’i yine karlı bir coğrafyada yan yana koyar. Ancak bu defa yollara düşürmeyip dört duvar arasında bekletir. Sanki makûs talihini erkenden çağırmış gibi, filmde de kötü hastalık sonucu hayatını kaybeden bir karakter olan Mişka, Malakan olduğu için köyün önde gelen, sözü geçen ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer) tarafından hep dışlanır; aslında aralarında hâlâ geçmişten kalan bir aşkın hükmünün sürdüğü ise sonradan ortaya çıkar. Yeşilçam esintili senaryosuyla iç ısıtan bu hikâye, ustanın sakin performansıyla, piyano çalıp şarkılar söylediği alışkın olmadığımız hâlleriyle, huzurlu bir tat bırakır.

Sayfalara sığmayan bir başarı öyküsünün ardından, göz kırptığı hayata gözlerini tamamen yuman Akan’ın vedasından sonra bölünen Türkiye halkına karşın, kıymet bilen, geçmişine değer veren, barışçıl, hoşgörülü, sevecen Malakan halkının dostluk ve birliği, dillere pelesenk olsun. Belki de Tarık Akan gerçek bir Malakan, kırk yıllık bu serüven bir rüya, bizler de bu rüyayı gören, Akan’ın yüreğimize saldığı kökleri inkâra girişen, kötü yürekli delilerdik, kim bilir…

Not: Bu yazı, Berfin Bahar Dergisinin Ekim 2016 tarihli, 224. sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.