Farklı Yöne Dönen Pedallar: Wadjda (2012) ve Le gamin au vélo (2011)

Fatma Korkut Hakkında

1995 yılında İstanbul Fatih'te doğmuştur. Yirmi yaşında Marmara Siyasal'dan mezun olmuştur. Dört-beş yabancı dille haşır neşirdir. Düşünsel konularda yazınsal çalışmaları bulunmaktadır.

Bu yazı, ortak imgesi bisiklet olan Wadjda (Vecide, 2012) ve Le gamin au vélo (Bisikletli Çocuk, 2011) filmlerini ele alacak. Fakat filmlerdeki bisikletlerden biri sürdükçe geriye doğru gidiyor, diğerinin ise nereye gittiğini henüz süren kişi bile bilmiyor.

Arabistan’ın bir kadın yönetmen tarafından yönetilen ilk uzun metrajlı filmi olan Wadjda’daki akıllı ve asi kız Vecide bir yanda, Belçika’nın tecrübeli yönetmenleri Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlere ait Le gamin au vélo filmindeki haşarı ve bedbaht Cyril diğer yanda. İkisi de on on iki yaşlarında, dertleri başlarından aşkın, tabiri caizse izleyenin gözünde yaş, böğründe taş bırakan soru işaretlerini elime zil çalar gibi bırakıp kaçan iki çocuk.

Vecide: Rock Dinleyen Umursamaz Bir Ses

Bir filmin başrolü çocuk olduğunda fazladan ajitasyon ekilmemişse bile filmin mesajı ve duyguları iki üç misliyle yeşeriyor karşı tarafta. Özellikle bu küçük oyuncuların oyunculukları çok büyükse. Nitekim bu iki film de ajitasyondan uzak, “çocuk” gibi kuvvetli bir olguyu sömürmeden ve tam da bu yüzden hakiki bir etkiyle aktarıyor. Elbette Wadjda filmine, ilk film olduğunu bir kenarda tutarak bakmak gerekiyor. Yönetmeni Hayfa el Mansur’un apaçık bir derdi var ancak derdini anlatacak kadar “ehliyeti” yok. Yakın zamanda araba sürebilmeye kavuşmuş Suudi kadınlar hatırımızda. Film, Suudi Arabistan ve kadın denince akla gelen neredeyse bütün klişeleri ihtiva ediyor. Çekimlerinin büyük kısmı gizli yapıldığı için kimi zaman belgesel hissi de verebiliyor. Hiçbir ses ve efekt olmaması, Arabistan alerjisi olan bazı seyircilerin film seyrine destek oluyor kanımca.

Vecide, beyaz Converse’leri sayesinde küçük adımları yaşıtlarının siyah, hanım hanımcık adımlarından ayrışan, medresedeki koronun odasında rock dinleyen umursamaz bir ses, aşk şarkıları içeren kasetleri satmaya cüret eden aşk mektubu postacısı ve nihayetinde bisiklet sevdalısı. Yaşıtı bir erkek çocuk bisikletiyle yanından geçerken şakalaşma amacıyla başörtüsünü çekiyor, Vecide bir gün muhakkak bisiklet alıp o çocuğu “yarış”ta geçmeyi büyütüyor içinde en büyük hayali olarak.

Evet anladık, Vecide, toplumun makbul kız çocuğu tanımına pek uymayan biri. Bu da önümüze filmin geri kalanında duracağımız nokta için iki tercihli bir kapı açıyor. Sıradan ve uyumlu olmanın bu kadar dışlandığı bir çağda, ayırt etmeksizin aykırı her ses bizde yankı bulabiliyorsa isyan kapısından içeri giriveriyoruz hemen -ki bu kapıda kesin kuyruk vardır-. İkinci kapı ise biraz sabırlı olup nedenler üzerine giden yola açılıyor. Tabeladaki yazı trajikomik: “Müslüman bir Arap da olsa insan insan’dır”(!). Biraz açarsak mesele şu ki, Vecide’nin “kızlara yakışmayan” davranışları sebebiyle  medrese hocaları ve müdiresi tarafından sürekli uyarılması (ki bu hocalar okul içerisinde başörtüsüz ve son derece bakımlıdırlar), annesinin, araba kullanması hukuken yasak olduğu için özel bir şoförle işe gitmesi (filmdeki kadınların hepsi çalışıyor), eşinin erkek evlat veremediği gerekçesiyle babasının ikinci bir kadınla evlenmesi (babasına bu erkek evlat baskısı yapan da babasının annesidir), ahlak polisinin bekâr bir genç kızı bekâr bir erkekle yakaladığı dedikoduları (kız bu olay üzerine okuldan atılmıştır) gibi devam eden örnekleri alıp “Arap, şeriat, baskı, İslam, kadın” gibi anahtar kelimelerle kendi film yazınızı yazma kitiniz bu yazıda bizden hediye gibi olsa da, bu hediyeyi kabul ederek kolaycılığa kaçmayın. İkinci kapıdan girdiğimizde bakış açımıza daha çok şey giriyor.

Mesela çoğu sahnede ülkenin kralının fotoğraflarını bir yerlere asılmış görüyoruz. Müdire’nin odasında, yoldaki bir kamyonette… Halbuki insan resminin olduğu bir odada namazın bile pek makbul olmadığını biliyoruz. Ana dilin Arapça, “şeriat”ın anayasa olduğu bu ülkenin medresesinde çocukların Kur’an okuma dersleri var ve okumakta zorlanıyorlar. Vecide, bisiklete giden parayı kazanmak için Kur’an’dan bazı surelerin ezber yarışmasına katılıyor. Bütün kainatı ve içindekileri bir ve tek olan Allah’ın yarattığını söyleyen bir dinin mensubu, Vecide’nin babası, eşini erkek çocuk “vermemekle” suçluyor. Bu yönüyle Vecide aslında son derece sosyo-politik bir mesaj, belki Müslümanlara bir uyarı gönderiyor. İnananı için hayatın her alanına kılavuzluk eden bir dinin en temel inanç öğeleri ve kaynağı tek tek bireylerin kalplerinde ve yaşayışlarında görünmüyorsa veya silinmeye başladıysa, o kaynağın devlet yöneticilerinin kendilerine ait yorumlarıyla anayasa haline gelmesi, devlet veya aile baskısıyla uygulanması, bütün bunlara toplumun dinden bağımsız kendi kültürel ve geleneksel anlayışının karışması, meselenin şeriattan ibaret olmadığını gösteriyor.*

Çözüm, “rejime inat” bütün kurallara karşı gelmek mi yoksa inadın iradeyi işlevsiz kıldığını idrak ederek makul bir şekilde rejimi, kültürü ve toplumu sorgulayıp doğruyu ve yanlışı bulmaya çalışmak mı? Bu soruya yönetmenin ne cevap verdiği muallakta denebilir. Çünkü filmde İslamın manevi yönüyle alakalı hiçbir diyalog veya sahneye rastlanmıyor. Oysa Vecide kelimesi, bulmak manasındaki “ve-ce-de” fiilinden türeyen bir kelime. Bağlantılı olarak Vecd kelimesi ise, tasavvufta kişinin ameline karşılık ruhunda bulduğu manevi coşku ve heyecan anlamında yaygın olarak kullanılır. El Mansur ya gerçekten daha seküler bir toplum hayalini aktarmakta (Avrupa’dan aldığı övgüler bu yönde bir yargıya işaret?) ya da ne bulmamız gerektiğini bize bırakmakta. Fakat filmin sonunda bir kız çocuğunun erkek çocukla yarışması ve onu geçmesinin, feminist üslubun en bilindik sembolü olarak karşımızda durduğunu inkâr edemeyiz.

Vecide yolun sonunda otoyol gibi bir yere varıp duruyor. Bisiklet buradan sonra nereye gidecek, o da bilmiyor. (Kız çocuklarının bisiklet sürmesinin normal karşılandığı, ama bisiklet sürmek isteyen kızın “erkek”le yarışmak zorunda da olmadığı ufkuna açılmak ne zaman mümkün olur?) Ve yine unutmayalım ki Suudi Arabistan dahil her ülkeye ve o ülkenin toplumuna, kobay muamelesi yapılmadan Vecide’nin ora’lı ve meraklı gözleriyle bakmak güzel bir hisse olacaktır.

Le gamin au vélo: “Babam Nerede?”

Şimdi bir şeyler söylemek için bu kadar acelesi olmayan ve gülüşünü film başladıktan ancak yirmi beş dakika sonra görebildiğim bir çocuğun, Cyril’in elinden tutma girişiminde bulunuyorum. Ancak Cyril volkanik dağ gibi ateş saçıyor. “Babam nerede?”. Etrafında hâlden anlamayan büyükler var ve artık anlatmaya çalışmayan bu hırçın çocuk da bir bisikletin peşinde.

Yetimhanede bir çocuk küskün bir öfkeyle babasını telefonla arıyor ve ulaşamıyor; bunun yerine “telefonun icadı Belçika’ya ulaşmadı” dense “daha az acı var” derdim. Apaçık görünen bir şey var ki güvenmekten önde geliyor güvenmek istemek. Babası tarafından “geçici” olarak yetimhaneye bırakılan bu çocuk, babasının telefonuna ulaşılamadığını, babasının gittiğini söyleyen idarecilere inanamıyor. Babasının Cyril’den habersiz taşındığını söyleyen kapıcıya, hatta kendisinin bizzat kapıyı çalmasının ardından içeriden hiçbir ses çıkmayışına bile inanmıyor. Sadece babasının son sözlerine inanan bir çocuk çevredekilere mütemadiyen “arıza” çıkarıyor ve gözlemci kamera çekimi sayesinde biz de belli belirsiz bir tavır almaya başlıyoruz Cyril’e. Arızaya sebebiyet veren işleyiş bozukluğunun peşinde koşturuyoruz, zira bu esnada Cyril kendi bisikletiyle karşılaşıyor. Babasından kalan yadigar değil, babasına götürecek iki pedal.

Babasının başkasına sattığı (elbette Cyril buna inanmamıştır) bisikletini ona yabancı bir kadın, Samantha getiriyor satın alıp. Önceki gün Cyril’i, babasını bulamadığı apartmandaki saldırgan hâliyle tanıyan ve bisiklet mevzusunu öğrenen Samantha. Sonra onu evine alıp koruyucu ailesi oluyor tek başına. Biz ümitsizlik ve korkuyla pedal çevirmeye devam ederken filme merhamet giriyor. Cyril’in önce telefonla ulaştığı babası buluşmaya gelmiyor. Cyril hâlâ ona güveniyor. Sonra Samantha’yla birlikte babasının çalıştığı yere gidiyorlar ve Cyril, nihayet babasını buluyor -sanki kayıp bir çorabın tekinden bahseder gibi bahsediyoruz babadan. İşin arkasında büyük bir dram, trajedi, en olmadı inanılmaz bir fedakârlık öyküsü beklerken, baba karşımıza biraz buzdolabı gibi çıkıyor, mutfakta çalışmayı sürdürürken-. Ajitasyonun olmaması ne kadar aklımıza yatıyorsa bu denli duygusuz bir ilişki biçiminin gerçek olması da o kadar kalbimize ters düşüyor. Cyril’e bir tutam sahte güven ekip mesafesini koruyan baba, Samantha’yı kenara çekip acı haberi buz gibi veriyor. İşin devamında Cyril’e çaktırılmadan sahte güvenin son kullanma tarihi gelene kadar onu oyalayacak bir koruyucu aile beklenirken, Samantha Cyril’i bu yalancı güvenden de koruyor.

Babasıyla yüz yüze, işte on iki yaşında bir erkek çocuk: “Ben sana bakamam. Bir daha arama ve gelme.” Engellenmiş numaralar -ya da evlatlar- listesinde Cyril, yetimhaneye geçici olarak bırakılmış değil, fakat babasının babalığı geçiciymiş, kafamızı arabanın camına vura vura öğrendik. Cyril’in elinde sadece bisikleti kalıyor kendisine dair. Baba kelimesi iki harf tekrarından oluşuyorsa da bıraktığı boşluktan koca bir film çıkıyor. Mahallenin tekinsiz çocuğuna güveniyor hemen, onun için hırsızlık yapıyor. Koskoca bir adamın ağzından çıkan “Ya o ya ben!” cümlesindeki üçüncü tekil şahıs oluveriyor, Samantha onu seçiyor. Anlıyoruz ki aslında Samantha ona bisikletini getirmemiş, bisikleti ona Samantha’yı getirmiş.

Adil Bir Keşfe Çıkmak

Doğarken anne babamızı seçemiyoruz ama şayet iyimser olmaya zorlarsak kendimizi, sadece Samantha’nın ısrarcı merhameti ve sevgisiyle Cyril’in gülüşleri aklımızda kalır. Kötümserlikte kararlıysak, sadece Cyril’in babasız büyüyüşünü görürüz. Gerçeğe bakarsak eğer annesinin meçhul yerinden ve babası tarafından istenmeyen bir çocuk olan Cyril’den başlayarak, medeniyetin beşiği(!)’nde uykusuz kalan bütün çocukları hatırımızda tutarız ve Samantha gibi bir kalbimiz olmasına gayret edebiliriz.

Vecide’nin isyankârlığını ve belirsiz geleceğini, Cyril’in hırçınlığını ve boynu bükük geçmişini toplarsak, eşittir dünyamız desek mübalağa olmaz. Wadjda filminde derdini anlatmak için görünen bir çaba varken Le gamin au velo çabasını çok daha örtülü bir şekilde iletmekte. Gözlemci kamera kullanımı sebebiyle bizzat olayların içindeyiz, gün içinde görebildiğimiz sahnelerdeyiz. Şöyle bir bağlantıyı keşfetmek de mümkün: Cyril’in hırsızlığı ve buna şahit olan çocuğa sopayla vurmasının ardından Samantha’nın ilk işi Cyril’le birlikte polise gitmek ve bu suçun tazminini ve özrünü sağlamak oluyor. Filmin sonunda ise bu hırsızlıktan mağdur olan çocuk Cyril’i affetmediği için ağaçtan düşmesine sebep oluyor ve bu anda babasının aklına ilk gelen şeyin “öldüyse oğlumun bunda bir payı olduğunu nasıl saklarım” çabası olduğunu anlıyoruz. Belki de çocuğun insaniyetini önemseyen sevgi dolu koruyucu bir annenin, çocuğunun menfaat ve sicilini önemseyen korumacı(?) öz bir babadan daha iyi olabileceğini söylüyor bize Dardenne kardeşler.

Aile’yi “aile” yapan şey başka hiçbir şeyi ve kimseyi birbirine tercih etmeyiştir. Ailenin bu özelliğini kaybedişi ve parçalanışı, en az Vecide’nin yaşadıkları kadar zor. Mesele iki farklı sosyokültürel gerçekler bütününü kıyaslamak değil insanlığın bütün acılarına dair adil bir keşfe çıkmak.

Bir de Vecide’ye bisiklet alan annesiyle Cyril’e bisikletini getiren Samantha’da ortak olan yalnızca sevgi midir? Kadınların nereden geldiği belirsiz sevme kabiliyeti midir? Ben burada, gelenekselleştirilmeye ve bilvesile önemsizleştirilmeye çalışılan annelik vurgusunu es geçememekteyim. Annelik duygusu abartılmış, romantize edilmiş ve sömürülmeye müsait bir ilişkiye değil, kadındaki inkâr edilemez potansiyele işaret ediyor. Kadının doğuştan gelen beyin yapısı, ruh dünyası ve anne olabilme kabiliyeti ona limiti çok yüksek bir merhamet ve karşılıksız sevgi kotası sağlıyor. Bu sebeple İslamda “Allah’ın çok merhametli bir anneden bile daha merhametli olduğu” vurgulanır. Burada işaret edilen hakikat bütün anneler değil, kadına fizyolojik olarak bahşedilen anneliğin manevi bir zenginliği de beraberinde getirdiğidir. Bir insanın dünyaya gelmesine vesile olmak yönüyle “annelik” bu durumun yalnızca mücessem hâlidir. Diğer yandan bu yaratılış kadını insan’lıktan çıkarmaz. En büyük kötülükleri de içinde barındıran aynı insandır. Mesele kendi ruh ve bedeninin farkında olup, doğru ile yanlış arasında iradeye dayalı seçim yapmaktır. Samantha Cyril’i dünyaya getirmediği hâlde ona yeni bir dünyanın kapısını açabilmiştir. Üstelik bizim bazı klişelerden aşina olduğumuz “çocuğunun istese de olmaması, geçmişte çocuğunu kaybetmesi, eşiyle sorunlarını çözmek için çocuk istemesi” gibi travmatik bir annelik geçmişini de görmeyiz filmde. Yalnızca ısrarlı bir sevgi ve doğru olanı yapma seçimi ona bunları yaptırmaktadır. Tersi yönden bakılınca, Vecide’nin babaannesi, kendi gelinini ve torununu üzmek uğruna oğluna baskı yapabilir miydi, annelik her kadına insanüstü bir merhamet verseydi?

Bir kız çocuğu sırf “kötü bakılıyor” diye bisiklet almakta bile zorlanıyorsa, bir erkek çocuk babası tarafından terk edildiği için yalnızca bisikletine sarılıyorsa, insanın olduğu her yerde bir parça eksiklik ve yanlışlık var demektir. Wadjda filmi bir şeyler anlatmak istediğini daha çok belli eden bir film olsa da, Le gamin au velo’nun anlattıkları da aynı süratle zihnime doldu. Vecide’nin üzüntülerinin politik yankısı artık güçlü çıkıyor, aşina oluyoruz. Fakat Vecide’nin ve Cyril’in kalbini çok azımız duyabiliyor. Sesleri kısık ama kendileri devasa acılar karşısında ne yapmalı? Belki kendi hayatımızdan başlayarak, sevginin üzerine inşa edilmiş doğruları ve adaleti seçmeye çalışmalı -çok “masalsı” görünen bu ifademe göre doğruluk ve adaletin nasıl tespit edileceğinin peşine düşmekle işe başlamalı-. Fert fert bütün insanlık kendi günahını görüp tövbesini etmeli ve günahsızlar böyle çamurlu yollarda pedal çevirmeye mahkûm bırakılmamalı.

 

* “Bir halk kendi halini değiştirmedikçe, Allah onların halini değiştirmez.”  Kur’an-ı Kerim/Ra’d-11

  •  
  •  
  •  

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.