Burak Çevik ile Tuzdan Kaide (2018) ve Fol Sinema Üzerine Söyleşi

Yalın Özgencil

Yalın Özgencil Hakkında

89 senesinde Uşak'ta dünyaya geldi. İTÜ Makina Mühendisliği mezuniyetinin ardından ses mühendisliği alanına yöneldi. Halihazırda Yıldız Teknik Üniversitesi'nde akustik üzerine doktora çalışmalarını devam ettirmektedir. Pek çok önemli film, reklam ve belgeselin ses tasarımını yaptığı Postbiyik firmasının da kurucusudur. İTÜ'den çıkan Ortabahçe dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmış, pek çok farklı mecrada sanat ve müzik üzerine yazıları yayımlanmıştır.

Yönetmen Burak Çevik, ilk uzun metrajlı filmi Tuzdan Kaide (2018) ile yeni bir dil ve temsil arayışı gerçekleştiriyor. Burak Çevik ile hem filmine hem de kurucusu olduğu sinema topluluğu Fol’a ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bir üniversite kampüsünde başlayıp yıllar içerisinde önemli iş birlikleriyle farklı çatılar altında seçkiler düzenleyen, Sinemavar gibi yan projeleri de bünyesine ekleyerek bir sinema topluluğuna dönüşen Fol’un serüveninden bahseder misiniz?

Fol, bir üniversitenin kampüsünde başladı diyebilirim. Okulda her perşembe günü iki film gösteriyordum. İlk bir yıl böyle devam etti. Bazen gösterimlere kimse gelmiyordu ve ben tek başıma izliyordum. Bu sorun değildi; kimse gelmezse kendim oturup izlerim diye düşünüyordum. Zamanla insanlar gelmeye başladı ve bir diyalog ortamı oluştu. Şaşırdığımı hatırlıyorum. Açıkçası gösterdiğim filmlerin bir kitle yaratabileceğini hesaba katmamıştım. Ardından film hakkında düşündükçe karamsarlığa kapıldığım bir dönem oldu. Gösterimini düzenlediğim filmlerin hepsi peliküle çekilmişti ve elbette kendi ortamımın özelliğini taşıyordu. Ben sadece bu filmlerin “hayaletlerini” görüyor ve gösteriyordum.

Film ve video arasında en temelde bir işleyiş farkı vardır. Bugün bir yönetmen çıkıp “film yapıyorum” dediğinde, genellikle video yapıyor oluyor. Film, elle tutulur bir şey; kimyasal reaksiyonlar neticesinde ortaya çıkan bir baskı. Oysa video, filmin bir temsili olmaya çalışan, sayısal verilerden oluşan bir şey. Küçük bir azınlık dışında artık yönetmenler video yapıyor. O zaman bu ortamın getiri ve götürülerini düşünmeliyiz. Bergson ve Deleuze sinema hakkında konuşurken film hakkında konuşuyordu, video değil. Bu düşünceler neticesinde Amerika’dan bir 16mm projektör getirttim ve Fol’un ilk gösteriminde Stan Brakhage, Tony Conrad, Jeanne Liotta, Jodie Mack, Anthony McCall ve Charlotte Pryce gibi Kuzey Amerika deneysel sinemasının en önemli isimlerinin işlerinden oluşan ve küratörlüğünü Ekrem Serdar’ın yaptığı bir seçkiyi tamamen 16mm’den gösterdik. Bu noktadan sonra Fol, benim için sinema hakkında düşünme pratiği haline evrildi. Film yapamıyordum, bir süre film yapacak gücü de kendimde bulamıyordum. “Sinema nedir?” sorusu hakkında düşünebileceğim bir alan yaratmak mantıklı geldi. Bu artık Fol’la birlikte kamusal bir alan.

 

Bu işte kolektifliğin önemi nedir?

Fol ve film göstermekten bahsederken kolektiflikten ziyade diyaloğun öneminden bahsedebiliriz. Üretilen bir şey üzerinden öğrenebileceğimize inanıyorum. Ona bakarak ve onun hakkında konuşarak. Bunun öğrenme olarak güçlü bir metot olduğunu düşünüyorum.

 

Film gösterimi yapmanın aynı zamanda bir üretim biçimi olduğunu da düşünüyorsunuz. Biraz açar mısınız?

1960’lı yıllarda New York’ta kurmuş olduğu ciné-club’da gösterdiği filmlerle aslında Amos Vogel’in bir nevi film yaptığı söylenir. Bu bana çok ilham verici geliyor. Hatta sinemayı karanlık bir odada ya da belirlenmiş normlarda sabitlememek ve her yerde, her şekilde arama/yapma durumu artık eskiye nazaran daha kabul edilebilir bir düşünce. Neyin sinema olduğunu neyin olmadığının, neyin gerçek neyin kurmaca olduğunun karıştığı bir dönemdeyiz ve bu karışıklığın yeni olasılıklar barındırdığını düşünüyorum.

“Sinemanın ne olduğu hakkında bir fikrim yok. Fol aracılığıyla sorular soruyorum ve sanırım sadece sorular sormaktan keyif alıyorum.”

Tuzdan Kaide (2018)

Fol’un seçkilerine bakacak olursak avangart ve deneysel filmlerin ağırlığını görüyoruz. Bu kişisel bir beğeniden mi yoksa gerçek sinemanın bu olduğuna dair bir inançtan mı kaynaklanıyor?

Fol’un gösterim seçkileri ilk dönemlerinde bu kadar avangart filmlerden oluşmuyordu. Gittikçe arayan, mecrasının olanaklarını ve sınırlarını zorlayan filmlere yöneldiğimiz doğru. Bu aynı zamanda sinemanın ne olabileceğine ve barındırdığı olasılıklara dair kendi kendime sorduğum sorularla da örtüşüyor. Sinemanın ne olduğu hakkında bir fikrim yok. Fol aracılığıyla sorular soruyorum ve sanırım sadece sorular sormaktan keyif alıyorum.

 

Bizdeki toplumsal sinema beğenilerine bakacak olursak avangart ve deneysel sinemanın çok az seveni olduğunu görüyoruz. Bu anlamda izleyici tepkilerinden de biraz bahseder misiniz?

Türkiye sinemasının geneline baktığımızda toplumsal gerçekçi bir damar olduğunu söyleyebiliriz. Tuzdan Kaide’yi (2018) izleyen bir arkadaşım, “Bu böyle UFO gibi bir şey,” demişti. Bu tabiri çok sevmiştim; kökü, kaynağı belli değil. Bir anda gözüktü ve gitti. Filmin bu hissi bıraktığını düşünmek hoşuma gidiyor.

Avrupa festivallerinin Türkiye’den belli kalıplarda filmler bekledikleri bir gerçek. Berlin’de bu kalıbın biraz dışına çıkmış bir film gördüklerini düşünüyorum. Belli kodlar ile bakamadıkları için de tam olarak bir yere oturtamadılar filmi. Gösterim sonrası uzun sessizlikleri hatırlıyorum.

“Tuzdan Kaide’nin deneysel türde bir film olduğunu düşünmüyorum.”

Tuzdan Kaide filminde belli bir konsept olmasına karşın deneysel film türü gereği gelişigüzel hissi de duyuluyor. Filmin ne kadarlık kısmı için spontane bir yaratım sürecinden bahsedebilirsiniz?

Tuzdan Kaide’nin deneysel türde bir film olduğunu düşünmüyorum. Bu bir nevi türcülük, kötü bir şey. İnsanın anlama refleksinde etiketlemek önemli bir yer tutuyor. Neyi biliyoruz da anlayacağız ki? Belki bu tip şeyleri zamana ve sinema tarihçilerine bırakmak gerekiyor.

Tuzdan Kaide, az günde ama uzun bir zaman aralığında çekildi. Çekimler parçalı olarak gerçekleşti. Bu aralıklı çekim takvimi sayesinde kurgusunu bu aralıklarda yapabilme imkânına sahip oldum. Bunun bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Süreç, yapım pratiğinin kendisinin, sonuç ürüne hem içerik hem de biçim olarak direkt etkide bulunabileceğini de öğretti. Kurgularken filmin neye ihtiyacı olduğunu anlıyor, gerektiği noktada yeni sahneler yazıp bir sonraki çekim dönemine bu sahneyi hazırlayabiliyordum. Filmi, onunla ve onun hakkında düşünmek sinemayı daha farklı açılardan idrak edebilmeme yardımcı oldu.

Filmin kâğıt üzerinde yaratılamayacağını, çekerken ve kurgularken hâlen arayışın devam ettiğini ve her aşamasında filmin yeniden kurulduğunu anladım. Buradaki esas farklılık dile gelen ile gelmeyen arasındaki bağdan kaynaklanıyor; yazı [dile gelen senaryo] ile görüntü [filmin kendisi] iki farklı medyum. Birinin diğerine hizmet edebilmesi için yeniden biçimlenmesi gerekiyor.

Burak Çevik

Senaryoda ismi gözüken Feride Çiçekoğlu’nun filmin son hâline katkısı nedir? Yaratım sürecinde size ne bakımdan destek verdi?

Feride Çiçekoğlu, filmi kurgu aşamasının sonlarına doğru ve her şeyin bittiğini düşündüğüm bir noktada izledi. Bir daha kurguya elimi sürmeyeceğimi düşünüyordum. O ise izledi ve filmin hikâyeyi anlatmadaki eksiklerini tespit ederek bazı sekansların yerinin değişmesini önerdi. İlk başta dirensem de bu önerileri uygulandığımda ne kadar haklı olduğunu gördüm. Senaryo aşamasında yapılması gereken bir çalışmayı, eldeki malzemenin izin verdiği ölçüde kurgu aşamasında yapmış olduk.

 

Filmde tekrarlar ciddi yer kaplıyor. Farklı kişilerin anlattığı aynı düş veya tüm görünen kişilerin kadın olması gibi. Bunlarla filmin estetiğini nasıl oluşturdunuz? Merlyn Solakhan’ın Tekerleme (1984) filmi bu açıdan sizi nasıl etkiledi?

Sadece Merlyn Solakhan’ın değil, Türkiye ve dünya Sinemasından birçok filmin etkisinden bahsedebiliriz. Tekerleme daha çok bir cüret örneği olarak etkiledi. Filmi ilk izlediğim zaman içime dolan umudu hâlen hatırlıyorum ve bu umudu diri tutmaya özen gösteriyorum. Başka bir sinema 1985 yılının İstanbul’unda mümkün ise hâlen mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Tuzdan Kaide’deki tekrarlar hem görsel dünyanın hem de hikâyenin içeriğinde önemli bir yer tutuyordu. Rüyalar, yüze vuran ritmik ışıklar, dakikalarca daire çizen bir kamera hareketi, sürekli aynı kişinin farklı yüzlerde aranışı. Şimdi düşününce, arayış eyleminin kendi içinde bir tekrarı barındırdığını da hissediyorum. Bu nostaljik bir his; her tekrar [hareketi] hiçbir zaman eskisinin bir kopyası değil sadece bir benzeri ve doğası gereği de yepyeni. Bu esasen sinemanın da ontolojik olarak sahip olduğu bir özellik.

 

Ana ve yan karakterlerin donuk oyunculuğunun sebebi nedir? Ön hazırlık ve provalarda nasıl bir süreç yaşandı?

Genellikle ana akım sinemada pek değişikliğe gidilmesi tercih edilmeyen ve radikal biçimde dokunulmayan şeyler vardır. Tuzdan Kaide’nin bu noktalara dokunan, oyunbaz bir film olmasını istiyordum. Oyunculuk tarzı, diyaloğun kurulumu ve senaryo yapısı bunların başında geliyor. Straub&Huillet çiftinin filmografileri boyunca kullandığı oyunculuk yöntemi beni etkilemiştir. Onlar için metin çok önemliydi. Oyuncular mimikleriyle o metni manipüle etsin istemiyorlardı. Zinnure ile çalışırken, ona hep, “sen bu dünyaya ait değilsin, o yüzden bu dünyanın mimiklerine de ihtiyacın yok” diyordum. Çekim süremiz sınırlı olduğu için tüm sahnelerin provalarını öncesinde yaptık. Bu arayışın da bir parçasıydı. Emin olmadığım birçok şeyi bu provalarda üzerinden geçtikçe daha işlevli hâle getirdiğimizi düşünüyorum.

 

Yeni projeniz Aidiyet’ten bahsedebilir misiniz? Tuzdan Kaide ile benzerlikleri, farklılıkları neler?

Aidiyet, bir cinayet hikâyesinin peşinden giderek mekânların belleğine ve cinayetin merkezindeki romantik bir aşkın ilk gecesine odaklanan bir film olacak. Benzerliklere ve farklılıklara benden öte seyirci karar verecektir.

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.