Var Olsun Yoldaşlar, Pardon Amerika: Makro Savaş, Mikro Dizi

Alpaslan Paşaoğlu

Alpaslan Paşaoğlu Hakkında

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul'da yaşamaktadır. Radikal, Fil'm Hafızası, Elyazmasi başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca kısa film, reklam, animasyon senaryoları ve blog, dergi çalışmaları bulunmaktadır.

                                                                                                                                                                    “Coğrafya kaderdir.” 

İbn-i Haldun

Bir okul düşünün ki Ortadoğu ve Türk siyasi hareketlerinin entelijansiyasına bir noktada temas etmemiş olsun. Fransa Kralı XI. Louis’nin desteklediği dönemin önemli din adamı Katolik Papaz Robert De Sorbon tarafından 1257 yılında teoloji eğitimi amacıyla kurulan Collège de Sorbonne’dan bahsediyorum. Heybesinden çıkanlardan bazılarına şöyle bir göz atalım mı?

Osmanlı’nın dinamiti olan İttihat ve Terakki hareketinin kurucularından Dr. Nazım, büyük münevverlerimizden Yahya Kemal, “French Nationalism“ etkileşimi ile Türk-İslam sentezine kafa yoran şair-düşünür Necip Fazıl, usta tiyatrocu ve meddah Ferhan Şensoy, ressam Bedri Baykam, ödüllü yönetmenlerimiz Reha Erdem, Kutluğ Ataman, tiyatro yönetmeni Işıl Kasapoğlu, uluslararası hukukçumuz Süheyl Batum bilinen yerli simalar. Ünlü fizikçi Marie Curie, antropolog Claude-Levi Strauss, feminist yazar ve filozof Simone de Beauvoir, Kalvinizm mezhebinin ideologu Jean Calvin, usta yönetmen Jean-Luc Godard, yazar Honore De Balzac, İranlı aktivist ve sosyolog Ali Şeriati, oryantalist tarihçi Bernard Lewis, sosyolog Michel Foucault, filozof Voltaire, Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından François Mitterrand, Senegal’in ilk bağımsız başkanı Léopold Senghor, İzlanda’nın ilk kadın başkanı Vigdís Finnbogadóttir ise aklımıza gelmeyen tarihe mal olmuş onlarca figürden bazıları.

Birbirinden mental açıdan farklı bu insanları gördüğümüzde 16 Mayıs 1968 Fransa Öğrenci ayaklanmasının başını çeken gençlik örgütlenmesinin de bu okuldan çıkmış olması tesadüfi olmasa gerek. Kendisi ile bir şekilde temas edene farklı bir kimlik ve idea dünyası zemini yaratan Sorbonne, belki de günümüz Ortadoğu politikalarının da tohumlarını atan kişileri bünyesinden çıkarmış olduğunun farkında veya değil, bilemiyoruz! Bu minvalde Sorbonne için ‘socialism’, ‘secularism’ ve ‘nationalism’ tezlerini kafalarında harmanlayıp Ortadoğu’daki ülkelerine devşiren akılların da bir kervansarayı olduğunu söyleyebiliriz. Bu bilgilerin konumuz ile ne alakası var diyebilirsiniz. Ama ben hiç öyle düşünmüyorum. İzleyeceğimiz herhangi bir dizi, film veya tiyatro eserinde insana, topluma dair bir şeyler bulunduğunu düşündüğümüz anda, öncelikle oradaki olgunun temellerine bir göz atmak gerekir. E Sorbonne? O sadece bu yazıda bir aracı. Siz bu ismi kafanıza göre değiştirebilirsiniz. O hâlde kaldığımız yerden devam edelim.

Günümüz Ortadoğu politik sorunsalını doğuran BAAS (Arap Sosyalist Partisi) sisteminin fikir babaları; Ortadoks Hristiyan Mişel Eflak, Sünni Salâh Bitar ve Nasuri olan Zeki Arsuzi üçlüsüdür. Bu “kanka“ grubu Sorbonne‘dan mezun oldukları vakit ülkeleri, Osmanlı’dan yeni kopmuş bir coğrafyada şekillendirilmiş Suriye’den başkası değildi. Anlamı ‘diriliş’ olan BAAS sisteminin temelleri farklı görünse de, pratikte Hitler’in Nasyonel Sosyalizmine evrilerek tek adamın güdümünde bir ulusalcı ve otokratik rejim olacağı, gayet beklenen bir gelecekti.

1960’lar Türkiye’sinde ise “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız“ kuşağı gezinmekteydi. Ortadoğu’da üstün İngiliz çıkarları ve Yahudi kapitali ortaklığı; kontrolü altındaki Mısır üzerinden; Irak’ta Kral Faruk’u, Lübnan’da Kral Abdullah’ı devirerek Suriye’yi sıkıştırıyordu. Bu da BAAS sisteminin Ortadoğu’da cirit atmasına büyük bir alan oluşturmuştu. Dinamikler zamanla BAAS’tan çıkma Salih Cedid ve yine BAAS’ın kurucularından Zeki Arsuzi‘nin, Esad ailesini Suriye’nin başına getirmesi, Mişal Eflak’ın da İngiliz destekli Saddam Canavarını yaratması yönünde değişecekti. Bugün komşularımızdaki terör sirkülasyonunun temellerine indiğimizde karşımıza çıkan gruplar işte bunlardır. Peki sonra ne oldu?

Kontrolden çıkan Saddam kendisine karşı açılan her savaştan güçlenerek çıktı. Çakal Carlos gibi kullanışlı kişiler üzerinden İsrail ve Mısır’da sürekli eylemler üretti. Fransa’dan özel bir uçakla İran’a getirilen ve kendisi gibi başka bir diyarın ürettiği rejimin gölgesi Humeyni’yi kâfir ilan etti. Kaddafi, Katolik IRA’yı, İtalyan-Fransız paktının desteği ile İngilizler karşısında fonladı. İngilizler Suud’lardan kopardıkları bir aşirete Birleşik Arap Emirlikleri‘ni kurdurdu. Amerikalılar da Bin Ladin ailesi ile ortaklık ilişkisine girdi. Lübnan’ın İsrail nedeniyle burnu b.ktan çıkmaz oldu. Dar alanda kısa paslaşmalar yapan Filistin toplumu kendi içinde iki örgüte bölündü. ABD Neocon/Şahin politikaları ekseninde, Yahudi lobisinin ağır bastığı Bush dönemine paralel, kimyasal silahlarla Saddam’ı devirmeye koştu. Ülkeyi parasal refah ve bir disiplin içinde tutan zalim bir lider giderken, yerine gelenler çok da iyi niyet elçisi olmadıklarını gösterdi ve nihayetinde İngiliz-İsrail temelli Arap baharı ateşi Tunus üzerinden yakıldı. (not: Bizlere ezberletilen 3. Sınıf ülke tabirine mazhar olan Ortadoğu ülkelerinde, normalde her gün yaşanmakta olan bir insanlık trajedisinin, bir gün kitleleri peşinden sürükleyecek bir kıvılcıma dönebilmesi ancak bir kibrit sayesinde olabilir. Kendi ülkemiz dahil. O yüzden kibriti üreten fabrikaya ve toptancıya bakmak gerek.)

Batı kanadının kendi elleriyle yerleştirdiği ülke yöneticilerinin devri artık kendi aleyhlerine doğru döndüğü için sona gelmişti. Son tahlilde Saddam’dan geriye kalan BAAS artığından yine Batı kanadı destekli IŞİD, PYD, El-Nusra ve bilimum sorunsal üretilmiş, Ortadoğu bir kaos çöplüğüne dönüştürülmüştü. Yıl 2017. Şu an tam da buradayız. Batı ilminin güzel yanlarını alalım diyoruz, ne anladık bu yazıdan şimdi? Ben tüm bu kirli ilişkileri ve operasyonları yöneten Doğulu yöneticilerin hangi eğitimleri ve eğilimleri aldığı kısmındayım. Peki sizler neresindesiniz? İnsan, kendi özünden (-ki öz kaldıysa) olmayan başka bir coğrafyanın ezberinden ceplerine doldurduğu muhalif taşlarla tabu camlarını kırmaya kalkarsa, o tabu saydığı evin içerisinde oturanlara hangi gözle bakmaktadır? Bu da soru iki. Konunun bundan sonrası modern Batı düşünce yapısının istenildiği anda dezenformasyon yöntemleri kullanılarak, Doğu toplumları üzerinde nasıl bir silaha dönüştürebildiği tartışmasına girer. Yani eğitim şart! Ama kimin perspektifinden ve hangi ahlak kuramları üzerinden. Tam da kıvama gelmişken gelin bu noktada UV filtreli Çin yapımı İngiliz bandrollü gözlüğümüzü takıp, bir Amerikan tankının sırtında dizi izleyelim.

House of Saddam

“Bir haini; daha kendisinin hain olduğunun farkına varmadan tanırım!”

1979, coğrafyamız için çok önemli bir döneme işaret eder. İran’da İslam Devrimi’nin, Türkiye’de “bizim çocukların” yapacağı ihtilalin,  Yunanistan’da PASOK’un yönetime el koymasının, Hafiz Esad’ın sûnnilere yaptığı bilinçli kıyımın, PKK’nın kuruluşunun ve Rusya’nın Afganistan’a müdahale ettiği tarihin içerisindeyizdir. Belki de denk gelmişizdir! BAAS sisteminin içerisinden çıkıp 1979’da kendisini bugünlere getiren devlet başkanı Ahmed Hasan El-Bekir’i devirerek 25 yıl sürecek iktidara sahip olan Saddam’ın da sahneye çıktığı tarihteyizdir de doğal olarak.

Girizgâh cümlemiz, işte bu hırslı ve otokratik adamın meclisteki ilk sözleridir. İktidara kendi kendini taşıyıncaya kadar tüm muhalif adayları gözlemlemiş, ülke insanının tüm zayıf yanlarını aklına nakşetmiştir. HBO ve BBC’nin Emmy ödüllü ortak yapımı olan 4 bölümlük bu mini dizi Saddam’ın aile hayatını ve psikolojisini Batılı kaynaklar nezdinde en iyi anlatan eser olmakla öne çıkar. Fakat Saddam’ın deli cesareti ile gözünü karartıp ülkenin başına geçmeye nasıl karar verdiği veya verdirildiği noktasında herhangi bir ibare, doğal olarak bulunmamaktadır. Bir İngiliz dizi projesinde Saddam’ı ve eşini, hayatta iken en büyük savaşını verdiği İsrail ve İran ülkelerinin popüler aktörleri, Igal Naor ile Shohreh Aghdashloo‘nun oynaması ise ayrı bir mevzu bahisdir. Belki de dünya üzerinde Ortadoğu üzerine kurulu masanın ayaklarını oluşturan halüsinasyonlardır bunlar.

Dizinin yönetmen ve senaryo koltuğu, Yahudilerin dini masallarına ilgi duyan Alex Holmes sorumluluğundadır. Mini dizinin çekimleri ise eski Fransız sömürgesi Tunus’ta gerçekleşmiştir. Her şeyden bir anlam çıkarmaya gerek var mıdır bilmem ama yine de sağlam bir Saddam portresi izleyeceğiniz gerçek. Bir insanın, iktidar hayatı boyunca, yola çıktığı tüm insanları teker teker öldürmesi ve sonunda da ailesini kaybetmesi bir diktatörün beklenen sonlarından biri. Kendi kurduğu saltanatında bir mafya babası gibi hareket eden oğullar, Uday ve Qusay; Irak’ın demir balyozudurlar. Babaları gibi istedikleri kadını ele geçirip, istedikleri kişiyi öldürme yetkisini kendilerinde toplamışlardır. Sonları ise yalnızlık ve klasik “biz ülkemiz için canımızı veririz” kahramanlığından ibaret. Saddam, yakalanmasının hemen öncesinde Bağdat’ta Dicle Nehri’nin kenarında, kendisini tanımayan ve oyun oynayan bir çocuk üzerinden karşılıksız sevmeyi geç de olsa öğrenecek midir? Saddam’ın hayat hikâyesinin sonuna geldiğimizde, aklımızda hemen Netflix’in Narcos dizisinde, Escobar’ın son sahneleri çağrışım yapar. Aynı senaryo örgüsünde bir başına kalan iki kötü huylu suç makinesi ve piknik tüpü üzerinde sahanda yumurta çakma ritüeli. Fakat dönülmez akşamın ufku, ceset yığınlarının berisinde hem Escobar’ı hem de Saddam’ı beklemektedir. Var olsun yoldaşlar, pardon Amerika!

Generation Kill

Bu kez Irak Harekatı cephesinin US Army tarafındayız. Ha, biz zaten karşı tarafa hiç geçmemiştik! The Rolling Stones dergisinin ünlü savaş muhabiri Evan Wright’in gözünden ekrana gelen yine bol Emmy ödüllü bu mini HBO dizisi, 7 bölümden oluşmaktadır. Karar vericilerin emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirmeye çalışan donanma personelinin günlük savaş hâlleri ve müslüman halkla temasları büyük bir objektiflikle dile getirilmeye “en azından” çalışılmaktadır.

Operasyonel sahnelerin gerçekçilik amaç edinilerek çekildiği aşikâr. Askerlere büyük bir zafer vaat eden Bağdat harekatı zaman içerisinde, aklı başında bir asker grubunun nezdinde, kim ve ne için savaşıldığı sorularının sorulmasına sebep verir. Savaşta gördükleri tüm Araplara “Haci” diye seslenen Amerikan askerleri; paralı ve birçok farklı ırktan meydana gelen bir ordunun mensubu olmalarına rağmen, burada yaşayan halkın insan olduğuna ancak savaşın sonlarında kanaat getirebilirler. Bu da aslında Amerikan halkının konuya ne kadar uzak olduğunun bir kanıtıdır. Saddam’ın devrilecek olması, onların sadece görevi ve ekmek parasıdır. Fakat kendilerine ait olmayan bir coğrafyada insan hayatlarını yakarken, Amerikan çikolatası ile bu yangını söndürmek de bu işin bir parçası. Amerika acaba gerçekten barışı mı yoksa kontrolden çıkan oyuncağını mı kırmaya gelmiştir? Öyle veya böyle nizamı koruyan Saddam mı yoksa ABD güçleri mi daha acımasızdır? Savaşın yüzü, normal bir insana bilinçaltındakileri gerçekleştirme yetisi verebilir mi?

Final sahnesinde askerlerin, yemekhanede izlediği, savaştan çekilmiş görüntülerin sonunu getiremeyip ekranı terk etmeleri ve televizyonun karşısında büyük bir keyif alarak tek başına kalan Bush prototipi askerin seyrini devam ettirmesi, tüm bu Ortadoğu vahşetinin bir nevi öz eleştirisi gibi ve sorumluluğu siyasilerin üzerine yıkıp ortadan tüyme örneği.

Bizler ise hem bu oyunun kaybedeni, hem akılsızı, hem seyircisi, hem dublörü! O hâlde kombo sever coğrafyadan sevgilerle!

Bir cevap yazın