Jean-Luc Godard’ın Notre musique (2004) Filmini Hobbes Üzerinden Okumak

“Eğer gücümüz sonu gelmez bir yıkım gücüne ulaştıysa imgeleri maddeleştiren, rüyaları açığa çıkaran, anıları güçlendiren, sonu gelmez yaratma gücü yaratan bir devrim yapmak zorundayız.”

Jean-Luc GODARD / (Notre musique, 2004)

Godard’ı incelemekten kasıt sadece kavramaya, anlamaya çalışmaktır. Kendi bilgimin Godard’ı yahut herhangi bir eserini tam manasıyla incelemeye yetmeyeceği aşikâr olduğundan tek bir film merkezinde Godard’ın bendeki yankılarını aktarmaya çalışacağım.

Godard yaşadığı dönem itibariyle 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa’nın durumunu gözlemleme imkânı elde etmiştir. Romantik anlayışının yer yer natüralizme vardığını sıkça görmemizin nedeni, Marksist estetik çizgisinin temelindeki materyalist gözlem anlayışının ve deneyimlerinin, sinema perdesinde kendilerini salt var edebilme mücadelesidir.

Bu bakımdan George Lukacs ve Thomas Hobbes ile aynı kaderi paylaşan Jean-Luc Godard, bu yazıda Hobbes ile karşılaştırılarak Notre musique (2004) filmi çerçevesinde aktarılmaya çalışılacaktır.

Hobbes İle Godard İlişkisi

Godard’ın ve Hobbes’un tarihin en büyük savaşlarına tanıklık etmiş olmaları onları düşünsel anlamda birbirlerine yaklaştırmıştır. Bu yaklaşma insan davranışlarını açıklayan Hobbes’un açıklamalarının gelişmiş versiyonlarıyla Godard’da yankı bulacaktır.

Hobbes’a göre kolektif oluşumlar, insan içi mekaniklerin ve hareketin dışavurumlarından ileri gelmektedir. Bu bakımdan Hobbes ile Godard insan hareketlerinin temellendirilmesi ve bir sebebe bağlı olması noktasında aynı fikirdedirler. (Bu mekaniklerin Hobbes’a göre açıklamaları için bkz. Thomas Hobbes, Leviathan, YKY, 11.baskı, bölüm:6)

Buna göre insanın kolektif bilinçte olması, doğuştan kötü olması ve diğer kötülere karşı kendini koruyabilmesi yahut onları alt edebilmesi amacıyla açıklanabilir. Nitekim Notre musique’de “Herkes birbirinin düşmanıdır, vücut potansiyel bir silahtır,” ve “Herkes birbirini ve başkalarını nasıl inciteceğini bilir.” ifadeleri aslında insanın temelde kötü olan tabiatını açıklayan Hobbes’un meşhur “İnsan insanın kurdudur.” sözüyle aynı anlama gelmektedir.

Godard’ı esas kavramamız gereken nokta tam da burada karşımıza çıkıyor.

Hobbes insanın kötü tabiatlı olmasından dolayı kendini korumak için güçlü olması gerektiğini savunurken Godard Notre musique filminde yeni bir yaklaşım getiriyor; insanların birbirini öldürmemesi için kendini öldüren bir kadından bahsediyor. Karakter, İsrail Devleti’nin Filistin’de yaptığı katliamları protesto etmek için kendini öldürüyor. Daha fazla ölümün olmaması için intihar ederek bu durumu protesto ediyor.

Böyle bir durum Hobbes’un görüşlerine yahut materyalist insan diyalektiğine tamamen zıt olmakla beraber yeni bir arayışın temelini oluşturmaktadır.

“İnsan İnsanın Kurdudur”

Godard savaş dönemini (aynı Hobbes gibi) yaşamıştır fakat bu dönemden çıkardığı sonuçlar Hobbes’tan farklı olmuştur. Hobbes güçlü olmak gerektiğinden bahsederken Godard bu filminde güçsüz olmanın esas kazanım olabileceği fikrini ilk kez aktarmıştır. Notre musique filminde esas ilhamın zaferden değil yenilgiden çıktığı ve bu ilhamı elde edebilmenin gerçek zafer olduğu anlatılmıştır. Böyle bir zafer için ise şart, yenilginin destanlaşmasıdır. Godard bu yenilginin nasıl destanlaşıp devrime konu olabileceğine dair “Bir şeyi gerçeğin ötesine taşıyacaksak ona gerçekten de olağan dışı olarak ayrıca var olan bir gerçekliği atfetmemiz gerekmektedir.” demektedir. Yani aslolan, gerçeğin ötesine taşınması gereken düşüncenin olağan dışı bir gerçeklikle bütünleştirilmesi, destanlaştırılmasıdır.

Bu bütünleştirme için ise en uygun aktarım sinemadır. Düşünceyi aktarma aracı olarak sinemanın imkânlarını diğer imkânlardan daha kullanışlı gören Godard, bir fikrin aktarılmasında sinemanın uygunluğunu Notre musique’de sinemayı resim ve edebiyatla karşılaştırarak, Wittgenstein’ın analitik felsefesine benzer görüşlerle şöyle ifade ediyor:“Resim mutluluk ve yanında boşluk da getirir ve tüm gücünü sadece resim yoluyla ifade edebilir. Dil, nesneleri gerçeklikten keyfi olarak uzaklaştırmaktadır.”

Sinemayı ise resim ve edebiyatın eksiklerini kapatan bir araç olarak görürüz.

Godard’ın, düşüncenin sinema ile aktarılması yönündeki fikirleri onun toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla sinemasını oluşturduğunu anlamamızı da sağlıyor. Ayrıca film yapmanın ilkesini “Işığın geceye yansıtılması” şeklinde ifade ediyor. Bu bakımdan sinemanın toplumdaki çarpıklıkları yalın bir şekilde tüm çıplaklığıyla aktarması gerektiğini anlıyoruz.

Yıkım gücünün sonsuz hâle geldiği dönemlerden dolayı (2. Dünya Savaşı, İsrail-Filistin Savaş vs.) imgeleri maddeleştiren, rüyaları açığa çıkaran, anıları güçlendiren ve sonu gelmez yaratma gücü yaratan bir devrimi Godard sinemasında gerçekleştiriyor. Bu devrim ile ilgili “Bu ölüler için daha iyi, kısa ömrün şeffaflığı, yaşayanlara bu karanlık vadiden hızlı ve güvenli şekilde geçebilmelerinin sağlanmasını görkemli şekilde anlatabiliyor.” diyor. Yani bu devrimi yaparken aslında ölümlerin gerçekliğe kazandıracağı olağan dışılık ile devrimin yapılabileceğinden bahsediyor. Gerçeklik kazandırılmak istenen ile bütünleştirilen, onu destanlaştıran; olağan dışı gerçeklik ise karakterin savaşta ölümler olmaması için kendini öldürmesi şeklinde Notre musique’de karşımıza çıkıyor.

Notre musique Hakkında

Filmi üç parçaya ayrılmış şekilde görüyoruz: İlk bölümde “Cehennem”i aktaran Godard bu bölümde savaştan kesitler veriyor. Savaşın yıkımlarını ve zararlarını anlatıyor. Bir nehirden geçen maymunlardan sonra aynı o maymunlar gibi ellerinde silahlarla aynı nehri geçen askerler aslında, Homer’dan Faulkner’a geçiş derken kastedileni anlatıyor. Savaşın yıkım gücünün Godard üzerindeki etkisini ise “Terörün yok ettiği bir dünyaya inanmak asla mümkün olmadı.” ifadesinden anlıyoruz. Neredeyse hiç diyalogun yaşanmadığı bu bölüm, bir belgesel tadında geçiyor.

İkinci Bölümde ise bizi “Araf” karşılıyor. O dönemde savaştan yeni çıkmış olan ve barışı yaşamak isteyen Bosna-Hersek cehennem ile cennet, savaş ile barış arasında Araf bölümüne ev sahipliği yapıyor. Bu bölümde insanın savaşın yıkıcı etkilerinin ve insan için aslında savaşmanın bir yararının olmadığının irdelenmesi Marksist estetik pencereden irdeleniyor. (Marksist estetik kuramının en karakteristik özelliği sanatın neliğinin “insan eylemi”yle ilişkili olduğu düşüncesidir. Marksist estetik kuramı içinde en büyük yer tutan görüş Marksist estetiğin kurucusu sayılan George Lukacs’ın savunduğu toplumcu gerçekçiliktir. Fakat incelememizin dağılmaması için ayrıca açıklanmayacaktır.)

Filmdeki diyaloglar bu bölümde kendini gösteriyor, diyalogları art arda yazdığınızda harika bir şiir meydana gelecekmiş izlenimi uyandırıyorlar. Akla direkt la Gazette du Cinema’yı birlikte kurduğu dostu Truffaut’nun sözü geliyor: “Bir yönetmenin filmleri aslında hayatı boyunca çektiği tek bir filmin parçalarıdır.” Bu diyaloglar da sanki tek bir şiirin mısralarından oluşuyor.

Araf bölümü süre olarak diğer bölümlerden çok daha uzun. Burada sanatçı sinemayla alakalı açıklamalarını, insan davranışının diyalektik incelemesini ve savaş olgusunun insan yaşamındaki yerini kendine has tarzıyla perdeye taşıyor. Kızılderililer ile Amerika arasındaki çatışmaların da yer bulduğu Notre musique filminde bir sinema dehasının neler yapabileceğine tanık oluyoruz.

Son Bölümde ise Godard bize “Cennet”i gösteriyor. Bu bölümde bizi film karakterlerinden savaşı protesto etmek için kendini öldüren kadın, askerler tarafından kontrol edilen cennette karşılıyor. Bu noktada Godard’ın etkilendiği akıma bakmak gerekiyor; imkânsız bir arzuya imkânsızlık bilinciyle yönelme, Schlegel gibi Alman romantiklerinin “ironi” adını verdiği tutumu çağrıştırıyor. George Lukacs ise ironiyi şöyle açıklıyor: İmkânsız bir bütünlüğe bunun imkânsız olduğunu bilerek yönelmek ironidir. Çift yönlü, diyalektik bir karakteri olan ironi kendi içinde hem bütünsellik arzusunu hem de bu arzunun imkânsızlığını taşır.

Bu çerçevede son bölümde de filmde irdelenen görüş, ironik bir yaklaşımla perdeye taşınmış oluyor.

 

Yazar : Şükrü Can Eroğlu

Bir cevap yazın